<?xml version="1.0" encoding="ISO-8859-9" ?>
<rss version="2.0">
<channel>
	<title>Edebi Akımlar</title>
	<description>Belli bir tarihsel süreçte edebiyatı, tür ve yazarın milliyeti bakımından herhangi bir ayrım olmadan şekilsel ve içeriksel olarak etkileyen belli üslup, duygu ve düşünce dizisi.</description>
	<link>http://forum.tabut.net</link>
	<pubDate>Wed, 27 Jul 2011 11:13:44 +0000</pubDate>
	<ttl>30</ttl>
	<item>
		<title>Yazılı Edebiyat</title>
		<link>http://forum.tabut.net/topic/96839-yazyly-edebiyat/</link>
		<description><![CDATA[<strong class='bbc'>İslamiyet &#214;ncesi Yazılı T&#252;rk Edebiyatı</strong><br />
<br />
Yazılı Edebiyat, T&#252;rkler arasında yazının kullanıldığı devirlerde başlayan bir edebiyattır. Eldeki en eski &#252;r&#252;nler 5. ve 6. y&#252;zyıllarda yazıldığı tahmin edilen Yenisey Krıgızlarına ait balbal &#8216;adı verilen mezar taşlarıdır. Ancak bu yazıtlr, adlar ve birka&#231; s&#246;zc&#252;kten oluşan T&#252;rk&#231;e s&#246;zlerden ibarettir. Bu yazıtlardaki alfabe daha sonraki d&#246;nemlerde kullanılan G&#246;kT&#252;rk alfabesine g&#246;re ilkel bir nitelik taşır.<br />
<br />
Yazılı edebiyata ait en &#246;nemli &#246;rnekler 8.y&#252;zyılda dikilen ve g&#252;n&#252;m&#252;ze dek ulaşan G&#246;kT&#252;rk Kitabeleri&#8217;dir. Bu yazıtlara bug&#252;n Moğolistan&#8217;da bulunan G&#246;kT&#252;rk Kitabeleri, Orhun Irmağı&#8217;nın eski yatağı &#252;zerinde bulunduğu i&#231;in Orhun Yazıtları (Anıtları/Kitabeleri) denmiştir. G&#246;kT&#252;rk Kitabeleri&#8217;de Yenisey Yazıtları gibi dikili taşlar &#252;zerine G&#246;kT&#252;rk alfabesiyle yazılmıştır.<br />
<br />
Yazıtlarda Doğu G&#246;kT&#252;rklerin tarihinden, komşularıyla olan ilişkilerinden savaşlarından ve y&#246;netiminden s&#246;z etmektedir. Canlı bir s&#246;ylev dili ve &#252;slubu vardır. Bu yazıtlar, T&#252;rk dili tarihi a&#231;ısından &#246;nemli belge niteliği taşır.<br />
 <br />
<span style='font-size: 10px;'>Kaynak: bilgicik.com/yazi/yazili-edebiyat-turk-edebiyatinin-donemleri/</span>]]></description>
		<pubDate>Wed, 27 Jul 2011 11:13:44 +0000</pubDate>
		<guid>http://forum.tabut.net/topic/96839-yazyly-edebiyat/</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Tutunamayanlar ve Bilinçaltının Dili</title>
		<link>http://forum.tabut.net/topic/95504-tutunamayanlar-ve-bilincaltynyn-dili/</link>
		<description><![CDATA[<em class='bbc'>Doç. Dr. Yunus Balcı </em><br />
	 <br />
<p class='bbc_center'><strong class='bbc'>Tutunamayanlar ve Bilinçaltının Dili</strong><br />
</p><br />
<br />
 <br />
<span style='color: #696969'><em class='bbc'>(27-28 Ağustos 2007'de İstanbul Kültür Üniversitesi tarafından düzenlenen Uluslararası Türk Dili ve Edebiyatı Kongresinde sunulmuştur.<br />
Bildiri Kitabı,İstanbul 2009, s.67-74.)<br />
<br />
<br />
</em></span><br />
     	Son dönem Türk romanları içerisinde üzerinde en çok tartışılan romanlardan birisi hiç şüphesiz Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar[1] romanıdır. İntihar eden arkadaşı Selim'in intihar sebebini araştıran Turgut'un ve diğer bazı aydınların kültürel problemlerini anlatan Tutunamayanlar üzerinde gerek kendi zamanında ve gerek bugüne kadar geçen sürede hem içerik hem de ortaya koyduğu teknik bakımından pek çok tartışma ve yorum yapılmıştır.  Bu yorumların  birleştiği nokta ise Tutunamayanlar'ın bir postmodern roman veya modernist romandan postmoderne geçiş romanı olduğudur.<br />
        	"Her biri romandan daha karakteristik özelliklere ve üslup potansiyeline sahip edebi türlerin bir bileşiği olan roman aynı anda çok çeşitli üslupların birlikte kullanılmasına ortam sağlayan edebi bir türdür."[2] İşte Tutunamayanlar'ı diğer Türk romanlarından ayıran en önemli özelliklerden birisi de bu tarz çok yönlü bir üsluba yer vermesidir. Genel çerçeveyi kuran günümüz Türkçesine ait vokabülerin yanı sıra kimi zaman ironik bir tutumun izlerini taşıyan "Öztürkçe" ve Osmanlı Türkçesine ait sözcükleri; biyografi, ansiklopedi, günlük, şiir, tiyatro, mektup gibi çeşitli türdeki yazıların üslup özelliklerini de içinde barındırır. Bu özellikleriyle Tutunamayanlar Türk romanındaki kalıplaşmış ifade yapılarına ve üsluplara da bir başkaldırı niteliğini taşır.<br />
        	Tutunamayanlar'ın dili birbirine eklenmiş çeşitli seslerden, üst üste yığılmış çeşitli söylem katmanlarından; aşırı romantik bir üsluptan resmi söylem üslubuna; ansiklopedik, bilimsel bir üsluptan, marjinal söylemlere, geleneksel edebiyat üslubundan, psikanaliz diline kadar pek çok üsluptan oluşur. Yazar bütün bu üsluplarla farklı düzeylerde oynar, bu dilleri eğip büker, bir nevi başkalarının üslubunun bir parodisini yapar[3], pek çok bilinç ve söylem katmanını üst üste yığar.[4] Diğer bir açıdan Tutunamayanlar, dil üzerine düşünen, onun felsefesini yapan[5], yeni anlatım deneylerine girişen, geleneksel ve alışılmış olanın dışına çıkma cesareti gösteren bir romandır.[6]   <br />
        	Türk edebiyatında edebi ekollerden ve dönemlere bağlı edebiyat anlayışlarından bağımsız bir roman üslubundan bahsetmek tartışılır bir durumdur, ancak Halit Ziya, A. H. Tanpınar gibi kimi yazarların kendilerine has bir üslupla yeni ya da farklı diyebileceğimiz bir tarz yarattıkları olmuştur.  Edebiyatımızda roman üslubu çoğunlukla Tanzimat dönemi, meşrutiyet dönemi veya Cumhuriyet dönemi gibi isimlendirmelere ya da romantik ekol, realist ekol gibi akım özeliklerine bağlı kalmıştır. Sosyal fayda endişesinin ağır bastığı bir roman anlayışının edebiyatımızda ağır basmış olması da farklı roman üsluplarının ortaya çıkıp gelişmesine engel olmuştur.<br />
        	Yazarın Tutunamayanlar'da çoklu bir üslup kullanmasının gerek muhtevaya bağlı ve gerek içinde bulunduğu edebiyat ortamının roman anlayışına bağlı bir takım sebepleri vardır. Özellikle 1960'ların ve 70'lerin sosyal gerçekçi romanlarının kullandığı madde merkezli, akılcı yaklaşımın yarattığı kuru ve yeknesak dil anlayışından kaçış bunun bir sebebidir. Fakat daha da önemlisi evrensel anlamda roman geleneğinin uğramaya başladığı akıl düzeninden kaçışın bir izdüşümünü yansıtıyor olmasıdır. Bugün artık postmodern diye isimlendirilen bu bakışta yazar, kurguya dayalı olanla gerçek diye sunulanı ayırt etme çabası içerisine girmez. Neyin kurmaca, neyin gerçekten yaşanmış olduğunu belirsiz bırakır. Bilmediği, bilemeyeceği bir gerçeği açıklamak, öğretmek, anlatmak istemez; özellikle bilinçaltının karmaşık yapısını aktarmaya çalışarak metinde anlam boşlukları, suskunluklar yaratmak; böylece modernin akla dayalı düzeninden kaçmak ister.<br />
        	Romanın çok katmanlı yapısı, dünya gerçekliğinin çok katmanlı yapısına postmodern bir vurgunun gereği gibi görünse de bu katmanların büyük bir kısmını bireyin bilinçaltı ile kolektif bilinçaltının primitif olandan üst kültür içerisinde yer alanına kadar değişik boyutları oluşturur. Dolayısıyla dil ve üslup da buna bağlı olarak sık sık değişkenlik gösterir.<br />
        	Tutunamayanlar, metne bilinçaltı çözümlemeleri açısından yaklaşma bakımından zengin bir malzemeye sahip olmakla birlikte bunun bir üslup özelliği olarak dile yansıması değişik şekillerde karşımıza çıkar.<br />
        	Romandaki temel anlatım tekniklerinden biri olan bilinç akışı tekniği aslında bilinçaltının diliyle karışık bir üslubu ifade eder.[7] Bilinç akışı tekniği karışık üsluplu romanlar için sınırsız imkanlar yaratır. Bu durumda romancı konuşma dilini taklit etmekle mümkün olmayan bir cümle yapısı ve kelime hazinesine baş vurur.[8] Böylece yazar gerçeğin özündeki nitelikleri, birbirine zıt veya paralel tavırları yansıtma fırsatı bulur.[9]Bilincin ve bilinç altının veya gerçekliğin çok yönlü yüzü açığa çıkar. Mesela şu alıntıda bunu görmek mümkündür: 	<br />
<br />
        	"Süleyman Kargı'nın evinden çıkarken Turgut'un başı ağrıyordu. Hava kararmıştı. Ilık bir akşamdı. Kaldırımın ortasında durdu; bir sigara yaktı. İnsanlar Selim Işık'ın başına gelenlerden habersiz, aceleyle bir takım yerlere gidiyorlardı: Bir takım insanlar, bir takım yerlere. Bir adam yaklaştı: "Ateşinizi müsaade ede misiniz?" Etmem. Siz Selim'den bahsetmeme müsaade eder misiniz? Etmezsiniz. Gördünüz mü? Adam kamburunu çıkararak eğildi, sigarasını yaktı; sağol anlamında elini başına götürdü, uzaklaştı. Hemen kaçtınız değil mi? Kaçın bakalım..." (s.245)<br />
<br />
          	Bu alıntıda sigarasını yakmak üzere Turgut'tan ateş isteyen adama Turgut sigarasını vermiştir ama bilinçaltı buna karşı çıkarak "hayır" demiştir. "Siz Selim'den bahsetmeme müsaade eder misiniz? Etmezsiniz. Gördünüz mü?" cümleleri, artık akıl/bilinç düzeyinin değil bilinçaltına yerleşmiş olan intihar etmiş Selim'e bağlı Jungvari söylemek gerekirse imgeler ve resimlere bağlı bir bilinçaltının diline dönüşür. Devam eden cümlelerde artık tümüyle bilinçaltı imgelerle konuşan bir kahramanla karşı karşıya kalırız:<br />
<br />
        	"...sigarayı attı. Yardımı kesiyorum. Beni de bir yere sıkıştırıverseydi şarkıların içinde. Saçmalama! Turgut'u çok severdim. Benim olsaydı derdim! Senin kaderin ortaokul manzumelerinde kalmak. Küçüktüm ufacıktım, gerçeklere acıktım. Efendim? Gerçekler mideme oturdu. Şarkıları bizim evde yazsaydın. Anlamadım! Bir  sigara daha yaktı...." (s.245)<br />
<br />
cümleleri arasına sıkıştırılan ve yaşanılan andan kopuk bir intiba veren "Beni de bir yere sıkıştırıverseydi şarkıların içinde. Saçmalama! Turgut'u çok severdim. Benim olsaydı derdim!" gibi cümleler kendi olamama, kendisini gerçekleştirememe problemi yaşayan, diğer bir anlamda modernin sınır tanımaz bilinçliliğinin bir antitezi konumundaki kahramanın dünyasını aydınlatırken, üslup açısından da metne çok katmanlı bir yapı özelliği kazandırır.]]></description>
		<pubDate>Sun, 13 Feb 2011 14:37:28 +0000</pubDate>
		<guid>http://forum.tabut.net/topic/95504-tutunamayanlar-ve-bilincaltynyn-dili/</guid>
	</item>
	<item>
		<title><![CDATA[Necip Fazıl ve Cahit Sıtkı&#8217;da ''Yalnızlık ve Kaçış Duygusu'']]></title>
		<link>http://forum.tabut.net/topic/95502-necip-fazyl-ve-cahit-sytky%26-8217%3Bda-yalnyzlyk-ve-kacyth-duygusu/</link>
		<description><![CDATA[<em class='bbc'>Doç. Dr. Yunus Balcı </em>	<br />
<br />
<p class='bbc_center'><strong class='bbc'>Necip Fazıl ve Cahit Sıtkı&#8217;da ''Yalnızlık ve Kaçış Duygusu''</strong><br />
<br />
</p><br />
<br />
<em class='bbc'>(Arayışlar, -İnsan Bilimleri Araştırmaları  nr.12, 2004, s.41-62.)<br />
</em><br />
 <br />
<br />
      	Gerek Necip Fazıl, gerek Cahit Sıtkı Türkiye'nin coğrafi, sosyal, siyasal, kültürel alanlarda önemli değişimler geçirmekte olduğu bir zamanında, yirminci yüzyılın başlarında doğmuşlar, akabinde yüzyılın ortalarına kadar devam edecek olan hem Türkiye'yi ve hem bütün dünyayı saran bir buhran ve kaos atmosferinden etkilenmişlerdir. Dolayısıyla şiirlerinde bu etkileri yansıtmaktan uzak kalmamışlardır. Geleneğe bağlı oluştan moderne doğru değişen bir çizgide Doğu- Batı, geçmiş ve çağdaş özellikler hem şekil hem de içerik olarak onların şiirlerinde yer bulmuştur. İçerik açısından pek çok farklı noktaları olmasına rağmen onların şiirlerini birleştiren temel duygulardan ikisi birbirleriyle bağlantılı olan yalnızlık ve kaçıştır.<br />
<br />
        	Yalnızlık, yalnız olma durumu, kimsesizlik, ıssızlık, tenhalık[1] anlamlarına  gelmektedir. İnsanlar yaratılış itibariyle yalnız kalmaktan hoşlanmazlar, yalnızlık insan ruhuna korku verir. Bundan dolayı insanlar toplu yaşamayı tercih ederler. Sosyal hayata bakıldığında bunu açıkça görmekteyiz. Ancak yalnızlık duygusu sadece insanların iç içe yaşamalarıyla çözümlenebilen bir ruh hali değildir.  Fizikî görünümden, sosyal hayata ayak uyduramamaya, yaşadığı hayattan memnun olamamaya, yabancı bir ortamda bulunmaya kadar daha da sayılabilecek pek çok sebep bu duyguya yol açabilmektedir. Dolayısıyla evrendeki yalnızlıktan, kalabalıktaki yalnızlığa, fikirdeki yalnızlığa, modern çağın bir insanı olarak yalnızlığa, dinî anlamdaki  inzivaya ve bunlara dayanan kaçış duygusuna kadar pek çok noktalardan bu duyguların açıklanması yapılabilir.<br />
<br />
        	Yalnızlık duygusunu evrensel ve ontolojik bir hakikat kabul eden filozofları[2] ve "narsizma"ya bağlı olarak yalnızlıktan bahseden psikanalistleri de bu çerçevede düşünebiliriz[3]<br />
<br />
 <br />
<br />
        	Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrası, iki dünya savaşı arasındaki gergin dönem ile İkinci Dünya Savaşı ve sonrası, bütün dünyanın bir buhran yumağına döndüğü bir süreci karşımıza çıkarır. Gerek Necip Fazıl ve gerek Cahit Sıtkı, çocukluktan itibaren hem millî ve hem de evrensel bir buhran halinde kendilerini kuşatan ve bütün toplum bireyleri gibi kendilerini de yalnızlaştıran bu gergin atmosferin havasını solumuşlardır. Daha ilk şiirlerinden itibaren her ikisinde de varoluşla ilgili sıkıntılar dikkati çeker. Bu sıkıntılar Necip Fazıl'da zamanla bir dinî meseleye dönüşürken[4], Cahit Sıtkı bu sıkıntıyı aşk duygusuyla doldurup bir anlam kurmaya, yalnızlıktan kurtulmaya  çalışır.[5] Yaşadığı küçük aşklar ve Cavidan Hanım'la yaptığı evlilik bir müddet onu bu buhran psikolojisinden kurtarsa da içindeki bağımsız olma tutkusunu[6] yenmesine yetmez.[7] Halbuki Necip Fazıl, bu psikolojinin sadece kendisiyle bağlantılı olmayıp bütün bir toplumun sıkıntısı olduğunu keşfeder ve kendisi için gerçekleştirmiş olduğu anlam örgüsünü İkinci Dünya savaşı sonrasında sanatını da kullanarak toplumun emrine sunar.[8] Fakat yine de şiirlerinde maddi yalnızlığın yerini  sonraki dönemlerde bir manevi yalnızlığa bıraktığını görürüz. Dolayısıyla her iki şair de birer dönüm noktası yaşamış olmakla birlikte, şiirlerini besleyen "yalnız şair" ruhunu asla terk etmemişlerdir.  Nitekim bir türlü tamamlayamadıkları eğitimleri, "Paris Sıkıntısı" tecrübeleri ve özellikle de "İstanbul Sıkıntısı" şeklinde formülleştirebileceğimiz, şehirde yalnız insan tiplemeleri, yükseliş arzusunun hep düşüşle sonuçlanan örneklerinden bazılarıdır. Fakat gözden kaçırılmaması gereken bir nokta vardır ki o da bu yükselme isteğinin ardından gelen düşüşün sanata, şiire dönüştüğü[9]; yalnızlık evreninin dilini kurduğudur.[10] Nitekim gerek Necip Fazıl ve gerek Cahit Sıtkı üzerinde önemli etkisi bulunan Charles Baudelaire'in şiiri üzerinde yapılan yorumlamalarda da yükseliş ve düşüşün yaratıcı tarafına dikkat çekilir;[11] bu yeryüzü sürgününün şiirini bir yitik Cennet arayışının kuşattığı;[12] bunu bulamayışın sıkıntısının yalnızlığa ve kaçışa dönüştüğü ve aynı zamanda bunun, onun şiirini de kurduğu ifade edilir.[13]<br />
<br />
        	Yukarıdan itibaren belirttiğimiz gibi Necip Fazıl  bu duyguyu derinden hisseder ve şiirine yoğun bir şekilde yansıtır. Öyle ki yalnızlık duygusu Necip Fazıl'ın şair duyarlılığı ile birleşir, büyük ölçüde onun üretkenliğini besler.[14] Bir nevi bir düşüş olan yalnızlık onun en sevdiği yoldaşı olur. Şiirlerinde yalnızlığı sadece insanlarda değil, eşyada, tabiatta  ve tabiatüstü  varlıklarda da görür. Onun şiirinde, şehir hayatı içinde insanın yalnızlığı ve kabusları gittikçe derinleşen ve genişleyen bir muhtevayla yer alır. Etrafı ile bağdaşamayan şair, eşyaya yönelir, eşya ile bir anlaşma mecburiyeti hisseder. Cansız evler,  sokaklar, kaldırımlar, soğuk otel odaları  içlerinde gizli bir ruh taşıyan canlı varlıklar olarak karşımıza çıkar<br />
<br />
        	Necip Fazıl, daha çocukluğunda "Marazi bir hassasiyet, acıtan bir hayal kuvveti ve bu arada dehşetli bir korku"[15]yu içinde barındırmaktadır. Böyle bir ruhî yapıda olan Necip Fazıl,  gençlik yıllarında gittiği Paris'te bohem bir hayat sürer, yalnızlığı derinden hisseder. Bu gurbette oluşla birlikte ortaya çıkan yalnızlık duygusu ve ruhi durumu şiirinde açık bir şekilde ifadesini bulur.[16] Bu hayatın izleri, etkileri Türkiye'ye döndükten sonra da devam eder.]]></description>
		<pubDate>Sun, 13 Feb 2011 14:32:45 +0000</pubDate>
		<guid>http://forum.tabut.net/topic/95502-necip-fazyl-ve-cahit-sytky%26-8217%3Bda-yalnyzlyk-ve-kacyth-duygusu/</guid>
	</item>
	<item>
		<title><![CDATA[Jack London'un Toplu Yapıtlarına Dair]]></title>
		<link>http://forum.tabut.net/topic/94272-jack-londonun-toplu-yapytlaryna-dair/</link>
		<description><![CDATA[<img src="http://forum.tabut.net/uploads/monthly_09_2010/post-14712-096300400 1285112492.jpg" class='bbc_img linked-image' alt="Eklenen görüntü: monthly_09_2010/post-14712-096300400 1285112492.jpg" /><br />
<br />
'Göçebe adımları eskiye hasretin/ Aşındırmakta baklalarını gelenek zincirinin/ Bir kere daha uzun uykusundan uyanmakta/ Vahşi temsilcisi ilksel türünün.'<br />
<br />
(Jack London, Vahşetin Çağrısı'nın girişinden)<br />
<br />
Bazı yazarların her yazdığını okumak isteriz. 68 Kuşağı için Jack London böyle bir yazardı. Siyasal bilinçlenmenin rüzgârıyla müthiş bir hırsla kitaplar, yazarlar keşfedip okuduğumuz o ilk gençlik yıllarımızdaki yazarlardan biri de Jack London'dı. Onun özellikle dönemin siyasal bilinçlenme gereksinmesine denk düşen Demir Ökçe, Uçurum İnsanları, Martin Eden gibi romanları baskı üstüne baskı yapıyor, okuyanların birbirine önermesiyle bu romanlar elden ele geziyordu.<br />
<br />
Kurt Kanı, Vahşetin Çağrısı, Deniz Kurdu, Yanan Günışığı, Beyaz Diş gibi kitapları birbirinden ilginç, özgün ve yeni konularıyla kimi kutuplardan, kimi vahşi hayvanların dünyasından, kimi uçsuz bucaksız denizlerden, kimi ıssız bozkırlardan, kimi tarih öncesinden kimi doğanın bin bir güzelliklerinden getirdiği sevgilerle vazgeçilmez bir yazar haline getirdi Jack London'ı. 1970'li yıllardan başlayarak Jack London'ın kitapları çeşitli yayınevlerinin listelerinde çeşitli adlarla, yeni çevirilerle kitapçı raflarının vazgeçilmez yapıtlarından oldu hep.<br />
<br />
AMERİKAN ROMANININ DOĞUŞU VE GELİŞİMİ<br />
<br />
Ölümünün 100. yılı yaklaşırken Jack London'ın yapıtlarını ve yaşamını anlamak için önce Amerika Birleşik Devletleri'ndeki edebiyatın -ve asıl olarak romanın- gelişim çizgisine kısaca bir göz atmak istiyorum. Bu kuşbakışı yaklaşım, geç başlayan ama güçlü bir roman geleneği kuran Amerikan edebiyatındaki 'Jack London Fırtınası'nı aktarmamızı kolaylaştıracaktır sanıyorum.<br />
<br />
İlk ürünleri 17. yüzyılda dinsel şiirlerle ve İngilizce olarak görülen Amerikan edebiyatının sömürge edebiyatı olmaktan kurtulması yolundaki ilk adımlar, Avrupa'da yaşanan 'aydınlanma çağı'ndan etkilenilerek atıldı. Bu dönemin en önemli katkısını yapan kişi Benjamin Franklin'dir (1706-1790).<br />
<br />
On sekizinci yüzyıl Amerika'sında şiirler, tiyatrolar ve roman dışındaki düzyazılar yaygın olarak yazılıp okunurken romanda önemli bir gelişme görülmedi, yayımlanan ilk roman The Power of Sympathy (1789) oldu. William Hill Brown'ın bu romanından iki yıl sonra da Susanna Haswell Rowson'ın Charlotte Temple adlı romanı; daha sonra da Hugh Henry Brackendridge'in Modern Chivalry; Amerikan uzun roman geleneğinin öncüsü olan Gilbert Imlay'nin The Emigrants; Charles Brockden Brown'ın Wieland adlı romanları ilk örnekler olarak yayımlandı. İngiliz egemenliğine karşı kendine özgü bir edebiyatın ilk adımlarıdır bunlar.<br />
<br />
On dokuzuncu yüzyıl başlarında egemen olan romantik akım, zenci-beyaz ayrılığını konu aldı, yaşanan iç savaşın etkileri edebiyata da gerçekçiliği ve Nathaniel Hawthorne (1804-1864; Kızıl Damga), Edgar Allen Poe (1809-1849), Hermann Melville (1819-1891; Moby Dick) gibi yazarları getirmiştir. On dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar Amerikan romanında yalnızca edebiyata folkloru, halk sanatını sokan Mark Twain (1835-1910; Tom Sawyer'ın Serüvenleri, Hucleberry Finn'in Serüvenleri) ve Henry James (1843-1916; Daisy Miller) yetişti. 'Amerikan eleştirel gerçekçiliği', 20. yüzyıla doğru toplumun sorunlara eğilen dev yazarlarını teker teker edebiyata sokunca da Amerikan romanı dünya edebiyatında kendini göstermeye başladı.<br />
<br />
Bu dönemde Thedore Dreiser (1871-1945; Bir Amerikan Trajedisi), Sherwood Anderson (1876-1941; Yoksul Beyazlar), Upton Sinclair (1878-1968; Petrol, Şikago Mezbahaları), Sinclair Lewis (1885-1951; Babbit), Henry Miller (1891; Oğlak Dönencesi, Yengeç Dönencesi), Pearl S. Buck (1892-1973; Ana), F. Scott Fitzgerald (1896-1940; Büyük Gatsby), John Dos Passos (1896-1970; USA, Manhattan Transfer), William Faulkner (1897-1963; Ağustos Işığı, Absalom Absalom, Ses ve Öfke), Ernest Hemingway (1898-1961; Silahlara Veda, Çanlar Kimin İçin Çalıyor, İhtiyar Balıkçı), John Steinbeck (1902-1968; Fareler ve İnsanlar, Bitmeyen Kavga, Gazap Üzümleri, Yukarı Mahalle) ve Erskine Caldwell (1903-1987; Tütün Yolu) Amerikan gerçekçiliğinin usta yazarları olarak ortaya çıktı.<br />
<br />
Bu yazarlar kuşağı, Amerikan edebiyatının kökleşmesini ve dünyada kendini kabul ettirmesini sağladı. Böylelikle Bağımsızlık Savaşı'ndan önce roman örneğinin görülmediği Amerika'da güçlü bir roman geleneği yaratılmış oldu.<br />
<br />
JACK LONDON ADLI SERÜVENCİ<br />
<br />
Bu geleneğin halkalarından ve güçlü yazarlarından biri olan Jack London, 1876 yılında (12 Ocak) San Francisco'da doğdu. Özgünlüğünü, yaşama sınıfsal perspektiften bakmakla sağlayan ve Amerikan romanına ilk kez işçi sınıfının sorunlarını sokan Jack London, bu güçlü romancı kadrosu içinde kendini var etmeyi başaran bir yazardır.<br />
<br />
Üretken bir yazar olan Jack London, imzasını attığı romanlarının ve öykülerinin konularını kendi serüvenlerle dolu yaşamından, yolculuklarından, görüp izlediklerinden aldı, yazdıklarıyla toplumunun -özellikle alt kesimlerinin- yaşamlarını aktardı. Jack London, gerçeği bulma aşkıyla dolu olan, düşüncelerini yazdıklarında cesurca sergiledi; dünyayı kavrayışı, düşünsel zenginliği, olanca yoğunluğu, dobra dobra, yalın anlatımı ile güçlü ve etkileyici bir yazar oldu.<br />
<br />
Asıl adı John Griffith London'dı. Evlilik dışı bir çocuktu ve soyadını, o sekiz aylıkken annesinin evlendiği kocasından aldı. Çocukluk yılları yoksulluk içinde geçti; küçük yaşından itibaren gazete satıcılığı, teknelerde tayfalık, deniz polisliği, balıkçılık gibi işlerde çalıştı ve buralarda toplumun alt tabakalarındaki insanları tanıyıp onların yaşamlarını gördü. Tekneyle San Francisco körfezini dolaşıp istiridye korsanlarını izledi (Balık Devriyesi Hikâyeleri bu serüvenin öykülerinden oluşur), bir gemiyle tayfa olarak Japonya'ya gitti. 18 yaşındayken, 1893 ekonomik paniği sırasında yük trenleriyle Washington'a yürüyen işsizler ordusuna katıldı, ABD'nin birçok bölgesini gezdi.<br />
<br />
1894 yılında artık o sosyalist bir militandı ve kütüphanelerde Darwin, Marx, Spencer, Nietzsche okuyarak kendini eğitti. Bu düşünürlerin düşüncelerinden etkilendi. 4 yıllık liseyi bir yılda bitirip California Üniversitesi'nde kısa bir süre okudu. 1896'da Sosyalist İşçi Partisi'ne girdi, aynı yıl partisinin Oakland Belediye Başkan adayı olarak seçime katıldı. 1897'de okuldan ayrılıp Altına Hücum döneminde Alaska'ya giden altın arayıcılarına katıldı. Bir süre hapiste kaldı. Döndüğünde yine yoksul ve işsizdi ve şansını yazarlıkta denemeye karar verdi.<br />
<br />
Jack London müthiş bir enerjiyle yaşadı ve yazdı. 17 yılda ilginç konularla dolu 50'den fazla kitaba imzasını attı. İlk öyküleri 1898'den sonra dergilerde çıkmaya başladı. 1900'de Kurdun Oğlu'nun (Kurt Kanı) yayımlanmasıyla dünya büyük bir yazarla buluşmaya başladı. 1901'de Atalarının Tanrısı, 1903'te Uçurum İnsanları'nı yayımladı. 1903'te yayımlanan Vahşetin Çağrısı'ndan sonra iyice tanındı. Vahşetin Çağrısı neredeyse dünyanın tüm dillerine çevrildi. Sinemaya da uyarlanan kitabın 1964'te yalnızca ABD'de tirajı 6 milyonu geçmişti.<br />
<br />
1904'te Deniz Kurdu'nu, 1906'da Âdem'den Önce'yi, 1907'de Yaşamı Sevmek'i, 1907'de Demir Ökçe'yi, 1909'da Snark adlı teknesiyle yaptığı Pasifik yolculuğu sırasında Martin Eden'ı, 1910'da John Barleycorn'u, 1910'da Güney Denizi Öyküleri'ni ardı ardına çıkardı. Kitaplarının geliriyle geçinerek 'Kurt Evi' dediği evine yerleşti. 1913'te ülkesinin ve dünyanın en çok okunan ve en çok telif ücreti alan yazarlarından biri oldu.<br />
<br />
Jack London'ın yapıtlarının bir kısmında 'vahşi doğa' görülür. İnsanların Kuzey'in el değmemiş topraklarındaki vahşi yaşamla savaşımlarını aktardığı bu yapıtlarının arasında Kurdun Oğlu (Kurt Kanı), Ateş Yakmak, Vahşetin Çağrısı, Yanan Günışığı, Alaska Kid, Ay Vadisi ve Beyaz Diş'i sayabiliriz.<br />
<br />
Bu yapıtlarının kimi kahramanları hayvanlardır (kurtlar, köpekler). Bu simgesel kahramanlarıyla Jack London, haksızlıklarla, adaletsizliklerle savaşmanın gerekliliğini aktardı. Doğa-insan ilişkini başarıyla yansıttığı bu yapıtlar, bu türün en başarılı örneklerindendir. Özellikle sert doğa koşulları ve bu koşullarla savaşan insanların başarıyla betimlendiği bu yapıtlar, Jack London'ın çarpıcı gözlemleri ve vurucu anlatımıyla çok sevilen yapıtları oldu. Bu yapıtlardaki kahramanlar, acımasız doğa koşullarıyla baş edebilmek için özverili, sağlam yapılı, güçlü iradelidir.<br />
<br />
Bazı yapıtlarının konusu da 'deniz'dir. Aynı zamanda bir 'deniz serüvencisi' de olan London'ın, gemicilerin denizle savaşımlarını aktardığı bu yapıtlarının arasında ise Elsinore'da İsyan (Gemide İsyan), Deniz Kurdu, Denizin Çağrısı, Güney Denizi Öyküleri, Snark'ın Seferi, Balık Devriyesi Hikâyeleri (İstiridye Korsanları) vardır. Bu yapıtlarda da deniz insanları (okyanuslarla boğuşan güçlü kahramanlar) olanca canlılığıyla okuyucunun karşısına çıkar.<br />
<br />
Demir Ökçe (1907), emekçilerin direnişi ve yenilgisinin romanıdır. 1900'lü yıllarının ekonomik bunalım sırasında, kapitalizmin emperyalizme dönüşmesinden doğan toplumsal sorunlar, sendikalar, grevler, işsizlik, açlık yıllarıdır. Devrim için her şey hazırdır ama oligarşi de hazırlıklı, örgütlü ve acımasızdır. Bu 'oligarşik yapı'nın adıdır Demir Ökçe. Epik, öğretici bir anlatım vardır bu yapıtta. Faşizmin yükselişinin düşsel anlatımıdır ve Jack London'ın siyasal tavrını belirleyen yapıtlarından biridir. Uçurum İnsanları Jack London'ın çok okunan ve işçi sınıfının sesini duyurmayı başaran yapıtlarındandır.<br />
<br />
Jack London, Türkçede Sevginin Katıksızı, Alın Teri, Açlar Ordusu, Büyük Serüven, Can Yoldaşı, Direniş, Doğu Yakası, İnci Peşinde, Hawai Hikâyeleri, Güneş Çocuğu, Halk Avcısı, Şafak Kızı, Acı Kuvvet, Cinayet Şirketi, Demiryolu Serserileri, İntihar, Dehşet Ülkesi, Gemide İsyan, Dönek, Düş Ülkelerine Yolculuk, Sirk Köpeği, Şampiyon, Tanrılar ve Köpekler, Yanan Gün, Âdem'den Önce, Geleceğin Hikâyeleri, Kız Kar ve Kan gibi adlarla yayımlanan yapıtlarında incelikli bir duyarlıkla toplumun alt tabakalarındaki işsizlere, sirklerde çalışanlara, boksörlere, sarhoşlara, serserilere, işçilere, yasadışı koşullarda yaşayanlara, sokaklarda geceleyenlere, katledilen Kızılderililere, melezlere, toplumun dışlamak istediği insanlara yaklaşır. Bu yaklaşımında karşımıza serüvenlerle dolu romantik yaşamlar çıkar.<br />
<br />
Konularının ve yaklaşımının zaman zaman değiştiği görülür. Sosyal Darwinizme inanan Jack London'da bireycilikten sosyalist düşünceye doğru ağır ağır ilerleyiş vardır. İnsana karşı olan düzenlerin getirdikleri toplumsal adaletsizlikler Jack London'ın asıl sorunudur ve bu sorunların üstesinden gelebilmek için insan güçlü olmak zorundadır. Güçlü kahramanlar Jack London'ın belirgin özelliğidir. Âdem'den Önce'de 'uzak geçmiş'i, Kızıl Veba'da 'uzak geleceği' anlatır. İnsanı insan yapan uygarlık tasarımına büyük değer verir ve uygarlık olmadığında toplumsal yaşamın nasıl olacağını 'olmayana ergi' yöntemiyle araştırır. Kaybolmuş bir uygarlığı öykülediği Kızıl Veba'da insanın yenemediği içgüdüleri olduğunu savunan London, uygarlığın insana getirdiklerini anlatırken bu alegorik öyküleri aracılığıyla kendine özgü sosyalizm anlayışını da aktarmaya çalışır.<br />
<br />
Jack London'ın gerçekçilik anlayışının bileşenlerinden biri de onun hep gördüğü, tanıdığı, bildiği yerleri, konuları, kişileri yazmasıdır. Bunun içindir ki onun serüvenci ve dünyanın çeşitli yerlerini gezip gören yapısı yapıtlarına da olanca çeşitliliği ve zenginliğiyle yansımıştır. Onun gizeme yolculuğu, örneğin Doğu Yakası'nda yaşadığı üç ayın notlarından oluşan Uçurum İnsanları ve Güney Denizi Öyküleri edebiyat çevreleri ve okurlarca uzun süreler inanılmaz bulunmuştur.<br />
<br />
Deniz Kurdu'nun 'Kurt Larsen'i, Demir Ökçe'nin 'Everhardin'i, Martin Eden'ın 'Martin'i, kimi öykülerindeki köpekler, onun 'güçlü adamlar'ın dünyayı düzelteceği düşüncesinin ürünüdür. Ancak bireysel kahramanlığın ve bireysel savaşımın zafer kazanamayacağını da trajik sonlarla vurgulamasını bilmiştir. Martin Eden'ın intihar etmesi, Demir Ökçe'de işçi sınıfının ağır yenilgisi, Deniz Kurdu'nun Kaptan Larsen'inin düş kırıklığı bu trajik sonlardan bir kısmıdır. Kahramanların dünyayı düzeltemeyeceği iletisini alırız bu trajik sonlardan.<br />
<br />
Özellikle Martin Eden ve Demir Ökçe ile devrimci bir yazar olarak Jack London, bireysel başkaldırı felsefesiyle ilerici demokratlıktan sosyalistliğe geçen, kendine özgü bir edebiyat çizgisi izledi. Dos Passos, Upton Sinclaire, Sinclair Lewis ve John Steinbeck'in gelişmesinde önemli etkileri oldu.<br />
<br />
Jack London, en çok okunan romanlarından Martin Eden'ın kahramanı gibi yaşamına kendi eliyle son verdi (22 Kasım 1916). Martin Eden, sıradan bir denizcinin nasıl büyük bir yazara dönüştüğünün öyküsünü anlatmaktadır. Olayları ve kişileriyle roman tümüyle London'ın özyaşamöyküsel anlatısıdır. Yol (1907) ve John Barleycorn (1913) da Martin Eden gibi onun yaşamöyküsel romanlarıdır. London bu yapıtlarında kendi yaşam serüvenini aktarır. Bu yapıtlar gibi Devrim ve Diğer Yazılar (1908) da özyaşamöyküsel ögeleriyle London'ın yaşamından izler taşır.<br />
<br />
Jack London hakkında eşi Charmian London, Jack London Kitabı (1921); kızı Joan London Jack London ve Dönemi (1939) ve İrwing Stone At Sırtında Bir Denizci (1938) adlı kitaplar yazdı.<br />
<br />
Birçok yapıtı sinemaya uyarlanan, sosyalistlikten hiçbir zaman vazgeçmemesine karşın Amerika'nın en çok okunan yazarı olmayı başaran ve hep 'kahraman bir yazar' olarak bilinen Jack London'ın yapıtları dünyanın her yanında hâlâ ilgi çekiyor.]]></description>
		<pubDate>Tue, 21 Sep 2010 23:38:48 +0000</pubDate>
		<guid>http://forum.tabut.net/topic/94272-jack-londonun-toplu-yapytlaryna-dair/</guid>
	</item>
	<item>
		<title><![CDATA[Karanlıktan Tomas'ya]]></title>
		<link>http://forum.tabut.net/topic/94265-karanlyktan-tomasya/</link>
		<description><![CDATA[<p class='bbc_right'><em class='bbc'><br />
</em></p><br />
<p class='bbc_center'><em class='bbc'><span style='font-size: 18px;'><strong class='bbc'>Maurice Blanchot; Karanlıktan Tomas'ya                                                      </strong></span>                             			<br />
</em></p><br />
<p class='bbc_left'><em class='bbc'><br />
</em></p><br />
<p class='bbc_right'><em class='bbc'><br />
</em></p><br />
<p class='bbc_right'><em class='bbc'><br />
</em></p><br />
<p class='bbc_right'><em class='bbc'>...ey  Kavranmaz, böyle apaçık.</em></p><br />
  <p class='bbc_right'>            </p><br />
   <p class='bbc_right'>            Rainer  Maria Rilke</p><br />
    <br />
<br />
 <br />
<br />
   <br />
<br />
&#8211;Yazmak için kolaylıkla şu söylenebilir: o, yazılmamışı  gösterir, orada bir yerde henüz yazılmamış olanı, ama kendisi için de  bir yokluk olanağına sahip olmayan şey; belki de yazmak onca  yazamadıklarımızın hüzünlü çağrısıdır, o &#8220;yazılmadan duramam&#8221; diyen onca  sessizliğin. Yine de biz elimizdeki aracılığıyla yokluktan bir karşıt  yaratmayı biliriz. Rilke&#8217;nin Duino&#8217;da söylediği gibi: &#8220;<em class='bbc'>Bir  tek ânın çizimi için orada önce karşıt bir alt yüzey boyanır zorlukla,  görebilelim diye.&#8221;</em> <br />
<br />
Nedendir bilinmez, yazmak da, kendisini karşıtına dönüştürmüş  olan şeyin baskısıyla başlangıcına gider. Her şeyden önce karşı çıkarız,  öne geçeriz, önünde dururuz, yazılmış bir şeye karşı yine yazarız. Bu  yüzden her yazı bir karşı yazı olduğu gibi neyin karşısında olduğu da  pek açık olmaz. Çelişkili bir şekilde düşünür ve yazarız, gerçeğe pek  uymaması yönünden bu tutumumuz bizim temel gerçeğimiz olur. Nedir  öyleyse bir soru,  neden sorulur, yanıta gücü  olmadığından mı, yoksa yanıtın bir beklentisi midir? Varlığın kendine  sorduğu şey olan insan nedir, neden her şeyi karıştırır, eğer doğasından  dolayı ise neden bu doğayı tehdit eder? Şüphesiz çelişki güç üretir,  gerilimdir o, güçlüyü yok eder, ve dünyaya karşıt olarak insanı da  yaratır. Bu yüzden çelişki üzerine ne kadar karşıtlık uzlaştırıp yok  etsek bile, çelişki denen şey bir doğası olmadığından kendisi hakkında  söz ettirmez. Yapabileceğimiz, ancak çelişkili düşünüp, düşündüğümüz  şeyle karşıt bir konum almak. Üstelik çelişki kendisi olmayandır, <em class='bbc'>çelişkili </em>bir şekilde. &#8220;Dolayısıyla  çelişkilik  ikirciliğin karşıt anlamlısıdır. Çelişki her zaman en büyük karşıtlık  içinde en büyük açıklığı gerektirir; sözcükler son derece güçlüdür hep  ancak sahip oldukları güçle duyulmaları halinde anlaşılabilir, ne var ki  bu anlayış kırılmış, parçalanmış gibidir.&#8221; (Blanchot, Trajik Düşünce).<br />
<br />
<br />
Yazmak yazmaya karşı bir güçtür, harekete geçmek için defalarca  sözcükleri yok eden, onları istediği gibi düzenlemek için her biçime  sokan kendine özgü bir deneyim. Bazen de bu deneyim bir kitaba dönüşerek  mutsuzluğa kaynaklık eder, ama sadece yazarın kendisinin yaşayabileceği  bir mutsuzluk, belki aşırı bir mutsuzluk. Hele yazar istediği halde  istemediği bir biçimde çelişkili bir kitap yazmışsa, üstelik bunun  tersini de söyleyebiliriz. Kitap bittiğinde yazar da kitapla çelişir ve  ne yapacağını bilmeden bir o yana bir bu yana devinip durur, ancak şu da  söylenebilir ki, belki de yazar istediğini yapmıştır, ve bunu  bilmemenin ona verdiği coşkuyla gidip gelmelerin arasında kökensiz bir  huzuru hisseder. Evet insan çelişkili bir varlıktır, bu yüzden çelişki  sıradan bir şeydir, onun için her şey dağılır ve kendisi de her şeyde  dağılır, sonunda varlık bir kitapta yok lehine kendisini parçalarına  bırakır. Kitaplar da gerçekle olan çelişkili varoluşları sayesinde  okunur okunmazdır. Bazen en olgun kitabın bile bir çocuğun elinde neye  dönüştüğünü şaşkınlıkla görürüz. Çocuk, kitabı parçalarına ayırmamışsa  bile, onu okuduğunda kitap da çocuğun önünde tamlığını bir arada  tutamaz, dağılır gider. Ve bazı kitaplar vardır, en baştan parçalıdır,  hem gizemli hem de bu gizemin yokluğu nedeniyle daha bir yanına  yaklaşılmazdır. En baştan parçalıdır, çünkü parçalarının birçoğu  yazarında unutulduğu gibi birçoğu da kitapta yazarın ulaşamadığı  yerlerde unutulur, ve bazı parçalar da parça olanın özgünlüğünden olsa  gerek bağımsızlığını bütün kitaba yayar, orada egemen olamazsalar da  diğer parçaların daha bir kendi olmalarına neden olur: <em class='bbc'>parça</em>  parça. Yine, kitap vardır yazılıp yazılmadığı hemen anlaşılamaz, sanki  hiçbir düşünce orada yok, ve bu sezgi de belli belirsiz hissettirir  kendini, ya da salt düşünceymiş gibi her cümle kendisinde fazladan diğer  cümlelerin de anlamlarını taşıyor gibidir; ve düşünce de sanki aşırı  düşünülmüş,  saflaşmış ve uçuşup yok olacak kadar  hafiflemiştir. Bu yüzden hiçbir anlamla bağları yokmuş gibi bu  düşünceler bizden anlayış beklemezse de, yolumuzu anlamsızlığın dilini  bulmaya çevirir. Belki kitap elimizde tutabileceğimiz bir çelişkidir, bu  yüzden rahatlıkla o <em class='bbc'>ilk</em> kitapla olan gizemli ilişkisini  işaret eder, ve de her kitap içinde kutsalı taşıdığından ona karşı  katıksız bir açıklığa sahibizdir. Kitap karanlıktır ama bazı kitaplar  daha da karanlıktır, içerden içeriye yanmanın yaydığı ışıltıyla gittikçe  gizlenen bir karanlıktır. Kitap çelişkidir, çünkü insan öyledir ve &#8220;bu  şekilde insanın çelişkili bir varlık olduğu ve gerçeği ancak bir gizemin  karanlığında bulabileceğini ortaya koyar, bu karanlık da çelişkidir&#8221;  (Trajik Düşünce). Öyleyse bize daha anlaşılır bir şey mi gerekir? Bütün  bu söylediklerimiz de çelişki var mıdır? Ama aynı anda yok mudur? Hayır,  &#8220;<em class='bbc'>uzlaşmış değiliz</em>&#8221; der Rilke dördüncü ağıtta, sonra  devam eder: <br />
<br />
  <em class='bbc'> </em><br />
<em class='bbc'>    Aynı anda biliyoruz çiçeklenmeyi ve solmayı.</em><br />
<br />
   <em class='bbc'>   Bir yerlerde aslanlar dolaşıyor  daha, bilmeden,</em><br />
<br />
  <em class='bbc'>   aslan oldukları süre, güçsüzlük nedir.</em><br />
<br />
Aslan bile olsak bir dizede ne yapabiliriz ki? Demek ki çelişki  bir bilinmez değil ama kesinlikle bir bilmeme yeridir, ve biz daha onu  düşünmeden onunla ilgili bilmediğimiz başka bir şey önümüze çıkar. Ne  yapacağımızı bilmezsek de geriye dönmektense derinliğine ilerlemek,  belki yapmamız gereken bu, ve neyin <em class='bbc'>bilinmez</em> olduğuna ne  kadar yaklaşırsak o kadar da neyden uzaklaştığımızı dair bilgiye sahip  oluruz. Derinlemesine bir şeyde yol olmak, ve bu yolda derinliğin  yittiği ama sadece derinlikten ibaret olan şeye varmak: Uçurumun  tepesinde bir anemon. Ama orada bile Rilke&#8217;nin bir sonraki dizesi bizi  bulur: <br />
<br />
 <br />
<em class='bbc'>  Ama biz, bir şey düşünürken bile, tek bir şey, </em><br />
<br />
   <em class='bbc'>  duyuyoruz öbürünün ağırlığını.</em>  <br />
<br />
Öbürünün ağırlığı, ama <em class='bbc'>diğer </em>öbürünün  ağırlığından sonra. Hayır, yazmak hâlâ bir çelişki, ve neden kitaba  dönüşmek istediği, neden kendisinden kopacak olana izin verdiği  bilinmez: çelişki kitaptır çünkü yine kendisi yazmayı sonlandırır. <br />
<br />
Maurice Blanchot üzerine bir şeyler yazmaya çalıştığımızda, bir  şeyler düşünmeye başladığımızda önümüze dikilir <em class='bbc'>Karanlık  Thomas</em>. İlk kitabıdır Thomas, bütün kitaplarının ilki, bütün  yapıtlarının başı, bütün yapıtlarındaki o karanlık nokta. Kitap hem  Blanchot için bir ilk kitaptır hem de kendi açısından da bir ilktir ve  bir <em class='bbc'>ilk</em>in tüm özgünlüğünü taşır. <em class='bbc'>Karanlık  Thomas</em> bir ilk deneyimin tüm zenginliğini yoksulluğuyla birlikte  içeren, içerdiğinden çok çıkartıldığıyla artmış ve Blanchot tarafından  eksiltilerek kendinden çıkartılan bir bilinmez. Çelişik bir dil ve  çelişik bir kitap, çelişik bir çelişki ve karşıtlar arasında katıksız  bir karşıtlık. Yazmak zordur bu kitabı, hele yazacak bir şeyimiz yoksa,  hele de bu yokluk bize kendini göstermezse. Yazabiliriz ancak yazamayız  da. Öyleyse kitaptır kitap olmayan: ama <em class='bbc'>yapıt, </em>ve<em class='bbc'> &#8220;</em>yapıt nesnede yok olan şeyin ortaya çıkmasını  sağlar&#8221;(Yazınsal Uzam). Maurice  Blanchot yazmak için <em class='bbc'>yazma</em>yı ayırdığında, ortaya çıkan  şeyin ışıltısı yine yazdıklarının yazıya dönüşemeyenden aldığı güçten  kaynaklanır.  Blanchot, <em class='bbc'>Karanlık  Thomas</em>&#8217;yı yazdığında kitap henüz ortaya çıkmadığından, kitaba  yeniden müdahale edilmiştir -ilk basım büyük oranda azaltılmıştır-,  yapılması gizemden yana olan bu müdahale kitabı büyük oranda kısaltarak  daha bir dışarı çıkartmıştır; belki okurun huzuruna.   <br />
<br />
Kitaba girmek için sabır gereklidir. Asla kitap dememek için de  tüm hazırlıklarımızı yapmalı. Bir kitapta neye kitap değil denir? Bir  kitapla ilgili düşüncelerimiz varsa eğer karşı bir kitaba mı dönüşür,  bir kitabın içinde, kenarlardan gitmek, sonra notlarla yeni bir kitaba  malzeme toplamak nedendir, bunları düşünmeliyiz. Düşünmeye başlayacaksak  da, öncelikle asla kitap demeyen düşünceyi öğrenmeliyiz. Bu yüzden  eleştiri <em class='bbc'>asla kitap dememek</em> olmalı belki de. Eğer  düşüncelerimizde kitap kitap değildir gibisinden bir kapı açarsak,  kitapla kitap arasında düşünce de kendince bölünür, ama bu bizi  korkutmasın, düşüneceğimiz bir kitap önceden düşünüldüğünden orada  tanıdık bir şeyler  her zaman vardır. Yine de buna  güvenemeyiz, çünkü kitap bir mezardır, ve Edmond Jabés&#8217;in bir şiirinde  dediği gibi: <em class='bbc'>&#8220;Sakının mezarlardan. Her zaman konuksever  değildirler.&#8221;</em> Mezara eğer önceden girmemişsek, mezar bize, bir ölüyü  karşılar gibi açar kendini.Yine bu şiirde <em class='bbc'>&#8220;Kitap  labirenttir&#8221;</em> der ve labirente bu dizeyi de sokar, devamında bu  dizeyi bile geride bırakacak cümleler:<br />
<br />
<em class='bbc'>Çıkıyorum  sanırsın, daha da gömülürsün içine. Tek bir kurtuluş olasılığın bile  yok. Yapıtı yıkman gerek. Orada çözüme ulaşamazsın. Yazıyorum işte,  yavaş ama kesin artışını sıkıntının. Duvar ardına duvar. Sonunda kim  bekliyor seni? &#8211;Kimse. Kim senin sayfalarını karıştıracak, çözecek,  sevecek? &#8211;Kimse hiç kuşkusuz. Tek başınasın gecede, dünyada tek başına.  Yalnızlığın ölümün yalnızlığı. Bir adım daha. Belki biri gelir, duvarı  deler; senin için yolu bulur. Yazık! Kimse buna kalkışmayacak. Kitap  adını taşıyor. Adın, kendi üstüne kapandı, el, beyaz silahı sıkar ya,  öyle.</em><br />
<br />
  <br />
Dünya evrende yalnızdır, dönüp dönüp durur, insan ise kendi  dünyasında tek bir kez yalnız kalma şansına sahiptir. Bu şansını nasıl  kullandığını da ne kendi ne de bir başkası bilir, bu yüzden yalnızlığı  onun doğumuyla ortaya çıksa da bir daha görünmez. Ve yalnızlık denen şey  tam olarak kavranamadığından onunla yer değiştirerek kendimizi  avuturuz. Sanki yalnızlık bizizdir, onu öyle de içten hisseden olur ki,  birçok kez &#8220;yalnızım&#8221; der insanların arasında. Kimi de kendini kitaplara  verir, içinden çıkılmaz bu yalnızlık deneyimine bir anlam, bir  anlamsızlık arar. Çoğaltır yalnızlığını, birden fazla parçaya ayırır  onu, ve her bir parçasından farklı bir ses duyulur yalnızlığının. Bir  kitap yazar yetmez, onu yok eder başkasıyla. Diğerleriyle konuşur,  paylaşır, ama sıkıntısı daha da artar, bilinmez bunun nedeni; ve döner  kendi yıkıntısını karıştırır, orada anımsamaya başlar birçok şeyi,  unutuluşlarına dokunmadan, ölümü de rahatsız etmeden. Yine de eli boş  döner, anımsadığı şeyler artık ölüme ait olduğundan, sanki orada  değillermiş gibi gelir ona. Belki biri vardır orada, ölmüş de henüz  ölümünden ayrılmamış biri, ama böyle birinin ölümüyle yalnızlık nasıl  yaşanır. İnsan yazar, ve yazdıkça duramaz, bir an gelir kitaba gömülür,  ve kitap çoktan bitmiş olduğundan yazı da oradan ayrılmıştır, artık onun  yalnızlığı kendine başka bir varlık bulmuştur. Artık o, kendisinde ve  başka bir şeyden söz edebilme olanağını yitirmiştir, ancak henüz  ölmediğinden yaşamadığı sonucuna da varabiliriz, ve tam bu anda önünde  kitap açılır. İçine baktığında kitap da bir deliğe dönüşür, kitap  aradığı kişiyi bulmuştur, <em class='bbc'>kendini. </em>Yine<em class='bbc'> </em>Jabés:<br />
<br />
<em class='bbc'>Gülünç,  karınüstü duruşun. Sürünüyorsun. Duvarı temelinden kazıyorsun. Kaçıp    kurtulmayı umut ediyorsun, bir fare gibi.  Sabahleyin, yola vuran gölge gibi. </em><br />
<br />
  <em class='bbc'>      Ya  bu ayakta durma isteği, açlığa ve yorgunluğa rağmen?</em><br />
<br />
   <em class='bbc'>      bir  delik, yalnızca bir delikti,</em><br />
<br />
  <em class='bbc'>      kitabın  talihi. </em><br />
<br />
  <br />
Kitaptır o. Bir başlangıç yapılacaksa önceden başlangıcı  yitirmeli, ama sonuna kadar yitirmeli, bunu nasıl yaptığımızı bilmeden.  Bütün bu yazma çabamız Maurice Blanchot&#8217;nun <em class='bbc'>Karanlık Thomas</em>&#8217;sının  ilk cümlesinin öncesinde bir şeyler bulma çabasıdır. Çünkü ilk cümleye  güvenemeyiz, bizi kitaba sokmayabilir, ve eğer onu bir okuma deneyimine  gireceksek neden yazdığımızı açıklamalıyız, ama kime. Hem Thomas kitaba  ilk cümleyle başlamadığı gibi bir ilk cümlenin yokluğuna sahip de  değildir. İlk cümle onun bulmaya çalıştığı bir son, elden çıkarmaya  çalıştığı bir başlangıçtır. Yine de bütün bir kitap bir ilk cümledir,  kitabın girdabına yakalandığı bir cümle. Öyle ki, bu cümle kitapta  gizlenmiş olmasına rağmen bulunuşunu da kendisinde saklar: <br />
<br />
  <br />
Thomas oturdu ve denize baktı.<br />
<br />
Thomas oturdu ve denize baktı. Kendisini oraya getiren şeyi  düşündü, durdu. Yazı durdu. Blanchot Yazınsal uzamda: &#8220;Gerçek okuma asla  gerçek kitabı tartışma konusu yapmaz.&#8221; der. Öyleyse ondan okunacak bir  yapıt mı yaratmak gerekir, okunacak bir yapıt neden yazılır, insanın  kendine giden yolda bize gerekli bir araç olduğu için mi? Bir sanat  çalışması olduğundan mı; yoksa ölümle yeniden yakınlık kurmak için mi,  onda kendimize sahip olmak için mi, nedendir? Bütün bu sorular önceden  sorulduğundan, dönüştükleri yanıtlarında bize ufka yeniden bakmamız  gerektiğini mi söyler? &#8220;Thomas oturdu ve denize baktı,&#8221; çünkü bu cümle  diğer bir ufuktur: Yazınsal alanla düşünsel alan arasındaki ufuk. Thomas  ufku görür, ama gördüğünün gerisine düşer, nesnelere, yüzücülere,  denize. Blanchot mükemmel bir başlangıçla kitapla kendisi arasında en  uygun sınırı belirler. Bir başlangıç için en uygun yer sınırdır, ve onu  yaratmak öncelikle bu sınırın aşılmasıyla olur. Çünkü sınır, temelde iki  şey arasında olan bir şey değildir, bu yüzden ona iki şey arasında <em class='bbc'>olmayan</em> demeli. Ufukların ona bakan kişiye hissettirdiği  şey ötede nelerin olabileceğine dair beklentilerdir. Blanchot için bir  ufuk vardır, ancak beklentileri de vardır, ve bilir ki dışarıdaki ufukla  içerideki ufuk kesiştiğinde bir şeyler aşılır, bir şeyler kurtarılır.  Tıpkı, unutmanın derinliğine karşılık yapabileceğimiz şeyin <em class='bbc'>derinliğine  </em>anımsama olması gibi. Eğer unutma ve anımsama arasında bir sınır  varsa, bu aynı zamanda bir ufuktur. Ve aslında ayrıldıkları yerden  birleştiklerinden en  iyi unuttuğumuz şey en kolay  anımsanacak olandır. Bu yüzden en temel ayırıcı güç bir sınır olarak  ufuktur, ve ona yaklaşıldığında bizi yokluğuyla karşılar, orada hayrete  düşeriz. Birçok kez ufukta gökyüzüne dokunabileceğimize dair düşler  kurmuşuzdur, oraya gidip bunu elimizle yapamazsak da hep yapabileceğimiz  düşüncesi elimizde kalır, çünkü orada, düş ve gerçek arasında bir yol  bulmuştur şiir. Bir dize işte, bize tekrar Thomas&#8217;ı hatırlatan: <em class='bbc'>&#8220;Sahiller uyuduğunda, deniz düştür, kitap unutuş.&#8221;</em>(Jabés)<br />
<br />
Blanchot aşmak der, ama aşılmayacak bir tarzda: &#8220;Aşmak ötesine  geçmek demektir ancak bizim ötemize geçen şeyi destekleyerek, ondan  caymadan, ya da onun ötesinde hiçbir şey amaçlamadan&#8221; (Yazınsal Uzam). <em class='bbc'>Karanlık Thomas&#8217;</em>da<em class='bbc'>, </em>Blanchot bir şeyler  dener, ilk kez o yapmamışsa da bunu, ilk kez o bir romanda yapar. Aşmak,  öncelikle önümüzde devineni, bizi gerisinde tutanı aşarak olmalı; düz  çizgisel bir varoluşla önümüzde duranı değil. Düşünme alanımızla evren  arasında, sessizlikle sessizlik yokluğu arasında başka türden bir dil  arayışıyla, aşmakla aşılamayacak olanın da diline kulak vermekle. Bunca  ölmekte olan, ama bir ölüye dönüşen bunca şeye rağmen nereden başlamalı,  eğer geriden başlanacaksa bile orada bize ait ölmüş olanı bulabilir  miyiz? Ölmüş bir şey yeniden bizim için ölebilir mi, aşmak denen şey hep  önümüzde mi duracak böyle? Evet, ötesine geçmeli onun, ötemize geçecek  şeye izin vererek; ama ileriye işaret eden aşmakla hep geride değil  miyiz? Kendimizi mi aşmalı, omuzlarımızın üzerine mi çıkmalı, nereye?  Soruyu aşabilecek miyiz? Soru sormadan, yanıta gerek kalmadan, öylesine  bir hayatta kalma olamaz mı? Nedir soru? Yanıt mı? Aşmak belki de  Thomas&#8217;ın onca yoldan sonra geldiği o ilk cümle: &#8220;Thomas [orada] oturdu  ve denize baktı.&#8221; Böylece aşmanın sınırına bir türlü varamaz olduk.  &#8220;Sınırda bulduklarımızı daha yakından irdelersek, nasıl kendi içinde bir  çelişki kapsadığını ve bununla kendini eytişimsel olarak tanıtladığını  görürüz. Sınır bir yandan belirli-Varlığın olgusallığını oluştururken,  öte yandan onun olumsuzlanmasıdır. Ama dahası, Sınır bir şeyin  olumsuzlanması olarak salt soyut bir Yokluk değil, tersine varolan bir  Yokluk yada bir Başkası dediğimiz şeydir.&#8221; (Hegel, Mantık Bilimi)      <br />
<br />
  Kendine  sınırda insan bir çalışmayla dönüşür, dönüştüğü şeyde dönüşümü  kaybederek olmadık bir sınıra varır. Olmadık bir sınırda, sınırın  bittiği o en uç noktada başladığı yere varır. Bir başlangıç olarak bu  sınır, dışarısına kadar açar onu, kendi dışarısına kadar, ve oradan  dışarının kendisine. Dışarı, dışarıda olanın yaklaşmadığı yer olarak,  kendi olanaksız varoluşunda olanaklının dışındadır. <em class='bbc'>Dış</em>ındadır.  Sınırlı varlık olarak insan, yapıtı yoluyla kendini aşar, bir nesne  yapar, dünyadan bir yokluk alır bir varlığa dönüştürür. Görüneni, biçimi  yoluyla görüneni içeriği yoluyla gösterir. Görünmez olanı görünüründen  çekip çıkartan sanatçı insan, görünmezi de görünür kılar, bir kereliğine  yapıtta ortaya çıkan şey, gecesinde dinlenendir. Onu sanatçı da tek  başına çıkartamaz, sanatçı tüm varlığıyla kendini unutuşa verir,  dünyanın başlangıcına gider, ve orada yapıtına sınır arar. Yapıt  dediğimiz şey sanata bir belirlilik katmaktır. Ona bir dünya vererek,  onu dünyadan çekip almaktır. Yapıt böylece aşılmış bir şey olarak bizi  aşacak şeye izin verir. Öyleyse, bir sanat çalışmasında sınır, bu sınırı  var eden şeyi dönüştürmek olmalıdır. Bir müzik parçasında onu  bestecisinin yapan şeyi bulmak belki de.<br />
<br />
Gerçeğin sürgün yeri olan,  masum bir oyunun tehlikesi olan, insanın içi ve sınırı olmayan  dışarısına, onun yapabildiğinin dışına ve olanağın tüm biçimlerinin  dışına atıldığı yere bağlılığını doğrulayan sanata sahipsek eğer, bu  nasıl olmaktadır? Nasıl, eğer tümüyle olasılıksa insan kendine bir sanat  sunar? Bu gerçek diye adlandırılan, aydınlığın yasasına uyan zorunluluk  olan zorunluluğu karşıt olarak, onun ölümle, olasılığa ait olmayan, ne  egemenliğe, ne anlamaya, ne de zamanın işlemesine götüren ancak onu  kökten tersyüz etmeyle karşı karşıya bırakan bir ilişkisi olduğu  anlamına gelmez mi? Öyleyse bu <em class='bbc'>tersyüz olma </em>yapıtın  ulaşması gerektiği, üstüne kapandığı ve sürekli olarak onun üstüne  kapanabilecek ve alıkoyabilecek <em class='bbc'>kökensel deneyim</em> olmaz  mıydı? Demek ki son artık insana bitirme, sınırlandırma, ayırma, böylece  kavrama gücü veren şey de değil de sonsuz, kendisiyle sonun asla  aşılamayacağı çok kusurlu sonsuz olmaz mıydı? (Blanchot, Yazınsal Uzam).<br />
<br />
Demek ki yazmak biraz da yazdığından kaçmak gibidir, ama hatalı  bir şekilde; yazmak kendi kendine dönüşsün diye, çünkü dünya da belki  evrende bir hatadır. Bizler ise <em class='bbc'>sınır</em>lı varlıklarız. Bu  yüzden<em class='bbc'> </em>sınır bizim için aşılması gereken şeydir. Bütün  bir sanat tarihi, kendini aşmaya çalışan, varlığı aşmaya çalışan, kendi  kendinin aşma sınırına varmış insanın, sanatı da aşılacak bir şeye  dönüştürme tarihidir. Aşılmış çaba olarak sanat çalışması, malzemesini  bu dünyadan alsa da yapıtı başka bir dünyada açılır. İçinde olduğumuz  dünyanın dışına çıkmaya çalışmak, bunu bir sanat çalışmasıyla  gerçekleştirmek, kendi içimize doğru yol almakla olur. İçe doğru  bakışın, içe doğru dalışın, içe doğru açılmanın, tüm <em class='bbc'>iç  çekişlerin</em> diyebileceğimiz genel bir iç çalışması bizi sınırsızın  alanına götürür. Sınırsız bir iç olarak dünyamız kendi sınırımızdan,  kendi biçimimizden içe doğru, geceye doğru bir yol olsa bile, düşünce  bize bunu bu kadar <em class='bbc'>basit düşünme</em>ye de izin vermez. Oraya  doğru yol almak, cesaretle, yol yokluğunu da göze almakla olabilir.  Oraya doğru, içe doğru, sanata doğru bitimsiz bir deneyime doğru gitmek,  bir iç uzaklığın hiçbir mesafeye izin vermediği yerde yine Rilke ile  karşılaşmak. Rilke burada &#8220;içimin açılması&#8221; der, <em class='bbc'>Genç Bir  Şaire Mektuplar&#8217;</em>da; &#8220;<em class='bbc'>iç</em>&#8221; dediği yer, herkesin kendi  içi diyebileceği kimsesiz bir bölgedir. Oraya varmak, &#8220;içe dönmek ve  orada saatlerce kimseye rastlamamak&#8221;, sonra &#8220;azıcık sessizlik ve  yalnızlık&#8221; dolu yaratma arzusu. Oraya gitmişken, orayı açmak, orada  açılmak, bir gül (Rose) olmak. Ve &#8220;bu içe dönüşten, bu kendi dünyamıza  dalmaktan mısralar doğarsa&#8221; sanat bize yeni sınırlar verir, aşılarak yok  edilecek yeni sınırlar; öyleyse en yükseğe çıkalım ve içimize bakalım,  ama sormalı hiç sorulmamışı: <em class='bbc'>o iç denen şey sadece içimizde  midir? </em><br />
<br />
Blanchot, <em class='bbc'>Karanlık Thomas</em> ile yazıyı arar,  yazıyı yapıta dönüştüren simyayı; ancak yersiz bir çabadır çünkü yazı  elindedir ve tüm boşluğa attığına karşılık boşluk ona atma olanağını  yeniden verir. Yazı, Blanchot&#8217;nun alanında mezarını genişletmiştir. Yazı  kendini onun aracılığıyla içerden açar, dışarıya kapalı gibi görünen,  bu yüzden onu dışarıyla ilişki olarak anladığımız bir şekilde. Belki de  bu yüzden <em class='bbc'>Karanlık Thomas</em>&#8217;nın sularına kapıldığımızda  hissettiğimiz ilk şey olarak derinlik yüzeyde kalır. <em class='bbc'>Karanlık  Thomas</em>&#8217;nın sularında derinlik kaybolmuştur, bu yüzden ne bir  kuyudur ne de kara bir deliktir. Ancak karanlık olduğu apaçıktır ve bu  yapıtı  kavramak  bizzat <em class='bbc'>kavram</em>ın kendisine mal olur. Öyleyse <em class='bbc'>Karanlık  Thomas&#8217;</em>da ne aradığımızı bilmemenin rahatlığıyla bir ilk söze  başlamak, diğer bütün sözleri geride bırakmış olmak gibi olmalıdır.  Sularına kapıldığımız bu yazı bize boğulmayı garanti etse de boğulmanın  bizi kurtaracağından emin olmamak gerekir; çünkü yazının önünde <em class='bbc'>yazı </em>durur ve önümüzde duran su düşüncesi bizi suyun içinde  düşünmekten ayırır ve içimiz harflerle dolar. Kitapta sözcüklerin bize o  kadar gerçek göründüğü düşünüldüğünde, onları oluşturan harflerin  gerçek birer kemirici canavar olduğu söylenebilir. İçerden içeriye doğru  kemiren bu canavarlar aynı zamanda kitabın da içerden kemirici gücünü  doğrular. Kitaplar vardır içerikleriyle <em class='bbc'>gerçek</em>te büyük  yaralar açar, ve kitaplar vardır kitaba dönüşmüş şeyin, belki bir ağacın  hüznüyle yoğrulmuştur. Her kitap içindeki ölümün yoğunluğu kadar  anlamlı olsa da biz de kitabın zamana yayılmış mezarıyızdır, kitap bizde  ölümünü bulur çünkü ona hayatı veren biziz. Tıpkı Thomas&#8217;ın  yolculuğunda ölümün kılıktan kılığa gizlenmesi gibi, ve tüm bu varoluş  her şeye bulaşarak taşınır. <em class='bbc'>Karanlık Thomas</em> anlaşılmaz  değildir, anlaşılmazın merkezidir, ve kitap bu merkezin üzerine kapanır.  Eğer ölüm dürtüsü bizde saklanmış cansızın bizden bizi istemesi ise,  kitap da bu dürtüyü harekete geçiren temel suç ortağıdır, ve bizi  sürüklemeyi sürdürür. <br />
<br />
Bir bakıma <em class='bbc'>Karanlık Thomas</em> bir kitap değildir,  çünkü içeriği yoktur, en azından varsa bile bu kapalı ama devinen bir  içeriktir. Üstelik &#8220;kapalılık&#8221; bizi onun içine soksa bile orada bir  içerinin ölçülmezliği önümüze çıkar. Anlaşılmaya direnen bir içerikle bu  yapıt, anlaşılmaya direnmek için bozulmuş gibi. İçinde bulundurduğu her  şeyin yokluğunu da içermeye çalışan bir kitap, hatta böyle bir olanağın  imkânsızlığının peşine düşmüş bir yapıt. Kitap, adına uygun bir şekilde  <em class='bbc'>Karanlıktır</em> ve aydınlatılmak için Thomas bize yardım  etmez. Thomas karanlıktır ve karanlık da Thomas&#8217;tır. Basitçe bir yer  değiştirme oyunu olarak görünen bu cümleler bizi bir sınırda tutar.  Birbirinde yiten iki varlık arasında olan bitene yetişemeyen bir sınır.  Ve bu kitabı okumak sınır yokluğunu göze almakla olur. Belki karanlık  bir bakışla Thomas&#8217;a bakıp ondaki görünmeyende bir olanak bulma ümidi  bulunabilir ama kim bilir? Evet, kim bilir? Belki de sormalı Blanchot&#8217;a,  neden Karanlık, neden karanlık bir Thomas olmalıydı? Bir karşı yazının,  bir karşı romanın, bir karşı yapıtın arayışında olan Blanchot &#8216;a son  noktayı koyma becerisini veren nedir? Blanchot <em class='bbc'>Karanlık  Thomas</em>&#8217;yı nasıl oldu da durdurabildi ve sonlandırdı? Üstelik,  sonunda onu eksilterek. Adına karanlık diyebileceğimiz bir üslupta  yazıldığı görünen kitap aslında ne yazılmıştır ne de yazılmamıştır,  ancak önümüzde sabırsızca durur. Hatta bunu böyle de söylemek yerine <em class='bbc'>Karanlık Thomas&#8217;yı</em> meydana getiren sözcükler sanki tüm  anlamı tüketmiş ve yorulmuş sözcükler gibidirler, yaşlanmış bir sözcüğün  o ölümcül dinginliği gibi bu kitapta her bir sözcük kendinden emin bir  şekilde sürekli hareket halindedir. Ancak böyle de değildir, kitapta  Thomas, bir oluş içinde ve Thomas&#8217;a doğru oluşunu kaybeden bir  varlıktır. Oluştan <em class='bbc'>oluş</em>a oluşun da kendi oluşu içinde  bir deneyim, bir yazma deneyimi ve salt deneyim olana dönüşme: <em class='bbc'>deneyimden olma</em>. Deneyimi deneyimlemek, kitabı azaltmak,  anlatmak için anlamı yok etmek ve en sonu karanlık bir anda bizzat bu  karanlık olana şeye karışmak. Karanlık, yeterince açık bir kavram,  onunla ilgili ne kadar belirsizlik yaşasak ne kadar bilinmez düşünsek o  kadar anlaşılır hale geliyor. Her şeyi yutabilen, her şeyi  aydınlatabilen şey, bilmenin de gecesi; kaygıya, o düşünemediğimiz  kaygıya bir son olanağı veren de karanlık. <br />
<br />
Kitapta bilemeyeceğimiz tek şeyin neyin karanlık olduğuysa da  bizi aydınlığına çeken şey de yine budur. Bizi kendi sırrına doğru  yazdırmaya çeken yazı bizde yarattığı diğer bir sır yoluyla kendisini  bilmeye hatta aşmaya çalışmaktadır, belki de sırrını gizleyen şeyin ne  olduğuna dair bir beklenti. Yazı, en temel sırdır, temelde sır olanı  saklar. <em class='bbc'>Karanlık Thomas</em> bizim için yazılmış bir yapıt  ancak yazıda saklanmış Thomas&#8217;la karşı karşıyayız. Gizle ilgili tüm  kavramları sonsuz biçimde kullansak bile bir anahtar yok bizim bu kitabı  yapıt yapan şeyi anlamamız konusunda. Herhangi bir biçimde bu kitabı  anlamış olmak bizi en başa götürür. Yine de anlamak bizden başka türden  bir anlayış bekler, üstelik düşünmenin bize verdiğine bir de vermediğini  eklemek hatta çıkarmak da gerekebilir. Blanchot&#8217;un yazınsal alanda  yaptığı yolculuk özellikle kendisini bu noktaya getiren yoldan bir çıkış  arayışıdır. Onca yolun sonunda onu kendi yolculuğuna başlatan  düşüncenin onda yaptığı yolculukla kesiştiği noktada düşünce, Thomas&#8217;la  karşılaştığı yerde bizim <em class='bbc'>ne</em> bulacağımızdır. Blanchot&#8217;nun  <em class='bbc'>Karanlık Thomas</em> ile yaptığı şey tam da bir kitap var  (yok) etmek olmuştur, kitapta Thomas&#8217;ın yaptığı ise bu kitabı tersinden  var etmek. Ancak Thomas bu kitabın ne içinde ne de dışında biri olarak  yazarla arasında üçüncü türden bir ölüm-kalım savaşına girmiştir.  Thomas, <em class='bbc'>Karanlık Thomas</em>&#8217;da Blanchot&#8217;unun kalemini  elinden aldığı gibi, kalem de yine Blanchot sayesinde Thomas&#8217;ı  durdurmuştur. Thomas kitapta başkalaştığı biçimde biçimsizliğin her  haline girmeye çalışır, onca özne ve yüklem arasındaki başkalaşım, en  güç var-yok oyununu bile zorlaştırır. Zıtlıklar çekiştikleri oranda  yakınlaşıp sürtündüklerinde kitaptan yayılan parlaklık karanlığı  sızdırsa da Thomas da karanlığı emer. <br />
<br />
...zıt kelimeleri taşlar gibi  birbirine sürterek onları yaklaştırmak için en ufak bir girişimde  bulunmuyorlardı. (s.89)<br />
<br />
Kitapta bildiğimiz Thomas, gittikçe bilinmeyen bir dönüşümün  içinde bilinmeyenin kendi dönüşümü olur. <em class='bbc'>Karanlık Thomas</em>  ile girebileceğimiz tek ilişki onu okumaya çalışmak, ve kitap da  içindeki gizlenmiş bir varlık aracılığıyla bize bu olanağı verir, kitabı  okuruz ama bizi yine bu varlık kendi gizli kitabına doğru sürükler.  Onda en başından beri sezdiğimiz şey kutsala dair bir bilinmeyen, ancak  kutsal olan bile yüceyle olan ilişkisi nedeniyle adlandırılabilir ve  kavranabilir. Oysa yapıtı yapıt yapan şeyin ne olduğu yapıtta gizlidir,  bizden ona geçmiş bir varlık gibi düşünülse bile düşüncenin bu oyununa  gelemeyiz. Çünkü <em class='bbc'>Karanlık Thomas</em> yazılmış bir yapıt  olarak yazılmış olduğunu işaret etse de, bu yapıtın yazarından neyi  aldığını bilemeyiz. Blanchot <em class='bbc'>Karanlık Thomas</em>&#8217;yı yazmak  zorundaydı çünkü yazmakla kurtulabileceğini düşündüğü şeyin sularına  kapılmıştı. Böylesi bir kitabı diğerlerinden ayıran şey öncelikle  yazarıdır ve bunun yanı sıra, asıl ayıran şey yazarı da diğer  yazarlardan ayırmaya çalışan güçtür. Yine de Blanchot bir yazar  değildir; belki de fazladan, bir yazar olmamayı becermiş biri.<br />
<br />
<br />
Belki de başlangıcın gücünden olsa gerek hâlâ oradayız ve  aşmaktan yana düşüncemizde ısrarla, bu ilk cümlede biraz daha kalacağız.  Hegel için aşmak belki de kartal bakışlı olmayı gerektiriyordu, eğer  önümüzde, uzakta aşılmaz bir şey duruyorsa onu bakışımızla delip  geçebiliriz, bakışımızla ondan ötesinde duranı çekip alırız. &#8220;Bakış  insanın eğilişidir&#8221; diyor  Benjamin. İyice eğilip  bakmalı, ama kartal gibi de yüksekten, ve bakış sınır tanımaz ama  baktığı şeyden bir beklentiyle geri döner. Ya da Blanchot&#8217;nun dediği  gibi: &#8220;Görmek, bu nedenle, anında uzaktan kavramadır.&#8221; Bakışı, Thomas&#8217;ın  oturduğu yerden bir bakıştır, gözleriyle görmek yerine göz olmak,  derinlemesine görmek için Kavramdan ibaret göze dönüşmek, ve bir o kadar  da gözün içine dalmak. Orada, oturduğu yerde değildir, ama orada  oturduğu yerde denize bakar. Thomas&#8217;ın beklentisi boşa çıkmaz, ona yanıt  gelir baktığından: gerçeğin sürgün yerinden, insanın içi ve sınırı  olmayan dışarısından. Thomas, dışında <em class='bbc'>olduğu</em> yerle  dışında <em class='bbc'>kaldığı </em>yer arasında bir yerde <em class='bbc'>dışarıdadır.  </em><br />
<br />
Eğer, Hegel&#8217;e felsefenin en zor metnini, <em class='bbc'>Fenomenoloji&#8217;</em>yi  yazdırtan şeyi bulursak neden kartal bakışlı olduğunu da anlayabiliriz.  Düşüncenin uzak ve keskin bakışlarla nasıl kendi içinden aşılmaya  çalışıldığı, ama her seferinde bu aşmanın da bir sınıra vardığını en iyi  bu kitapta görürüz. <em class='bbc'>Fenomenoloji</em> hiçbir zaman  giremeyeceğimiz bir yerde doğmuş ve kendini güvenceye almıştır, orası  kafamızın içidir -ama Hegel&#8217;in-, bu yüzden bu kitap aşılamaz, çünkü  baştan sona Hegel&#8217;in <em class='bbc'>Fenomenoloji&#8217;</em>sidir. Hegel onu  yazmak zorundaydı, çünkü Felsefe o uzun yolculuğunda Hegel&#8217;de  konaklamıştı, ve onun yapması gereken yazmaktı: &#8220;Bu dizginlenemez  taşkınlığı kendini bir nesne olarak dinginliğe getirmeli, ve bilince  varmamış olan coşku ona önceki durumda sanatçının coşkusuna karşı duran  yontu gibi, karşı duran bir çalışma üretmelidir, tıpkı bir çalışma ki,  hiç kuşkusuz eşit ölçüde tam olmalıdır, ama kendi içinde dirimsiz değil,  tersine <em class='bbc'>dirimli </em>bir &#8216;kendi&#8217; olarak.&#8221;(Hegel, Tinin  Görüngübilimi).  Ne ilginçtir, büyük yapıtları  tanımlarken &#8220;anlaşılmaz&#8221; kavramı sık sık kullanılır, gerçekten de doğru  ama eksik bir ifadedir, <em class='bbc'>Fenomenoloji </em>sadece anlaşılmaz  değildir, aynı zaman da anlaşılır da. İster anlayalım ister anlamayalım,  bu her ikisine de yol açar düşünce, ve eğer düşünce bir devinimse  anlaşılmaz için de bir dil üretebilir. Yine de <em class='bbc'>Karanlık  Thomas </em>bir fenomenoloji değildir, orada düşüncenin devinimi değil  ama düşünülenlerin deviniminden söz edilebilir. Bir romandır o, kişileri  olan, kişi hallerinden çıkıp başkalaşan, bunun için birbirlerine  karışan ama karıştıkça ayrışabilen. <br />
<br />
Peki <em class='bbc'>Tin</em> nedir? Bu kitapta bir Tin var mıdır?  Hegel&#8217;in en zor kavramlarından olan Tin, kendisi ve onca başkasının,  üzerine o kadar yazdıklarına karşın hâlâ gizemini koruyor, ve gerçekten  bir Tin<em class='bbc'> </em>olmasından olsa gerek var olmak için var olmama  yeteneğine sahip. Karanlık Thomas, Tin&#8217;in bir başka yapıtı mıdır, yoksa  Tin&#8217;in yokluğunu kanıtlamak için Blanchot&#8217;nun cesur bir girişimi midir?  Tin var mıdır, Hegel gibi düşünürsek Tin <em class='bbc'>Karanlık</em> mıdır  yoksa daha da onu kendi yapan şey mi? Tin nedir, ama daha çok ve daha az  olarak nedir o? Thomas kimdir? Blanchot Tin&#8217;i bilir ama onda yeni bir  şey keşfeder. Hegel, Tin için: &#8220;Şekil, konuşma ve edimde düzgüsüz  yaratıklar tinsel şekillenmeye çözülmektedirler, -kendi içine çekilmiş  bir dışa, ve kendini kendisinden ve kendisinde dışa vuran bir içe;  kendini yaratan ve şeklini kendisi ile uyum içinde saklayan ve aydınlık  bir dış varlık olan düşünceye. Tin <em class='bbc'>sanatçı</em>dır&#8221;(Tinin  Görüngübilimi) diyorsa, oturup düşünmek gerekir; ama Blanchot Tin&#8217;i  yeniden düşünmez, ondaki dinginliği bulur; ona karşı, yaratma, ad verme  ve yasayla olan sonsuz ilişkisinden dolayı dikkatli davranır, gerekirse  var olması gereken bütünüyle var edilir. Böylece sonuna kadar  düşünülecek şeye yol verir, onu sonuna kadar düşünür ama gitmesine de  izin verir. Blanchot için düşünme ya da Tin katıksız bir kendiliktir,  adına beyaz diyeceğimiz bir düşünmedir, ama öyle de beyaz ki,  görünmediğinden onu düşünmek imkânsızdır. Katıksızdır çünkü yansızdır.  Blanchot&#8217;da düşünme beyazdır, ama geceye yabancı olmayan, kendisini o  görünmeyen beyaza yakınlaştıracak beyaz. Beyaz düşünme, soyutlamanın  gücüne karşın soyutlanamaz olanı, ama somut olmak da istemeyeni düşünür,  sanki hiç düşünülmemiş gibi ilk kez önümüze çıkar ve büyüler bizi: bu  anda sanki <em class='bbc'>düşünüyoruzdur.</em> Belki bir düzenleme  gerektirir diğer düşünmeler gibi ama düzenlenmiş değildir, düşünmek ya  da yazmak onda ışıl ışıldır, ve parıldama tek düzenleyicidir.  Blanchot düşünmez ama konuşur, düşündüklerine onların  kendi dillerinde yanıtlar arar, onlara düşünmeyi anımsatır: &#8220;Her şeyden  önce konuşmak, ama, aynı zamanda, düşünmek.&#8221; Düşünme yalın ve saftır, o &#8220;<em class='bbc'>seni düşünüyorum</em>&#8221; da ki kaynağı belli olmayan ama oradan  ışıldamış olan, koruyan ve kurtaran yüceliktir.  Beyaz,  dinginliktir ve o yüzden Thomas oraya oturmadan önce sayfa boştu ve  beyazdı. <br />
&#8220;Thomas orada oturdu ve denize baktı.&#8221; Varlığı düşündü, ve  düşündüğünün varlığı karşısında düşünmekten <em class='bbc'>oldu</em>, bir  oluştu belki. Saflık karşısında kendisini &#8220;o&#8221; yapan şeyin varlığından  kurtuldu, hiç kimseye dönüşen biri değildi, saflık düşüncesi onda  saflığını buldu ve saflık, kavramın saflığından dolayı dönüşemediği  şeyin yokluğunu hissetti. Thomas ise orada kendisiyle &#8220;Thomas&#8221;  kelimesini birleştiren bağın koptuğunu hissetti: yaşadığı artık yaşam  dışı bir dille anlaşılacak bir çifte yokluk oldu. Thomas, &#8220;Thomas orada  oturdu ve denize baktı.&#8221; cümlesinden önce bir yokluğa sahip değilken  yokluk ona sahiptir, ve cümlenin sonrasında bir başka yokluğun eline  düşer. Kitap bu çifte yokluğun ufkunda, bu birbirine değmeden  kalabildikleri o <em class='bbc'>olmayan</em> sınırda yeri olmayan bir yazma  çalışmasıdır. <em class='bbc'>Karanlık Thomas </em>kitabın kendisidir,  kitabın varlığının ve yokluğunun boş ayrımı yerine gizlenmenin gizlice  ortaya çıktığı yeni bir uzam. <em class='bbc'>Kitap</em>, gizlenmenin  gizlendiği gizdir, bu yüzden oradadır ve ortaya çıkması için Kavramın  derin açıklığına ihtiyaç duyar. <em class='bbc'>Karanlık Thomas</em> bir giz,  ama giz de değil, gizlenmiş bir şey, bir kitap görünümünde saklandığına  inanmamızı isteyen, bizi düşündüren ama yine bu düşünmemizin kendisiyle  bizi yanıltmaya çalışan bir kitap.<br />
 Thomas  orada oturdu ve denize baktı.<br />
Düşünebilsek bile düşünemeyiz de, ama bu ikisinden biri  düşünülebilir değildir,  hangisi sorusunun olanağı  birini düşünebileceğimizi işaret etse bile aslında düşünemeyiz birini,  ve bunlardan biri olarak o düşünülemezdir, ama bu <em class='bbc'>düşünülemez  </em>bir o değildir. Düşünülemez olan düşünülemez olan yoluyla kendi  kendinde düşünülemez değildir, bir düşünülmeyendir. Ama düşünemeyiz  dediğimiz de tam da burada <em class='bbc'>düşünemeyeceğimiz </em>ifade  edilir. Düşünmek ama düşünmek, ama ne? Nedir ama? Ama. Demek ki iki şeye  dönüşmüş gibi görünen iki şey arasında bir bağ, ama belki çifte bir  bağsızlığı doğurabilecek biçimde çatışan bir gerilim vardır, ve de  yoktur. Ama işte bu <em class='bbc'>ama</em>&#8217;nın olanağı bu çifte bağsızlığı  en uçlara götürebilir. En uç demeliyiz, çünkü uzaklığın olmadığı bir  yerin bilgisine sahip değiliz, ve ancak işaret edebiliriz. Düşünürken ve  de yazarken bir yer vardır ki o iki çatışan şey arasında derinliğine  bir alan yaratır, ve bu iki şey tam da bu yırtıktan parıldar.  Parıldarlar çünkü tutuşmuşlardır, ve varlıklarına yokluklarını  kattıklarından, gittikçe saflaşan, ama çifte bir öze sahip olabilen  kökensiz bir düşünme deneyimine dönüşürler. Kökensizliklerinde her  düşünme sonsuzu değil ama sonsuz olarak ikideki ikiyi ayırt eder, iki  düşünme arasında ikinin varlığı düşünmenin ikililiğini gösterir, ve bu  yüzden düşünmek gerekir, düşünmek demek ki ikideki biri görür ve ayırır,  ve bu sadece bir düşünmedir: <em class='bbc'>bir </em>düşünmedir.<em class='bbc'>  </em><br />
<br />
Sonra, &#8220;onu anında yutan çalkantılı suların içine süzülüverdi&#8221;  daha güçlü bir dalgayla. Thomas yüzmeye başlar başlamaz onu anında yutan  çalkantılı suların içine süzülüverdi. Güçlü bir cümle bu, anlaşılmayan  değil, baştan sona anlaşılır ve sondan başa anlaşılmaz bir cümle, onu  tersten okumak, hatta tersten yazmak bile imgelem gücümüzü daha da  artırmaz. Evet, bir şey var bu cümlede ama orada bulunmayacağı bir yer  kurmuştur kendine, ve varlığı hiç kimseye bağlı olmadığından, ona  ulaşmak yersizdir, ve ona ulaşmama olanağımızı da elimizden alır.  Thomas&#8217;tır bu çalkantılı suların içine süzülüveren, ama cümleyi  eksilttiğimizde bir şey süzülüverir (...süzülüverdi). Tekrar okunduğunda  görülüyor ki süzülüveren biri ortaya çıkar, ama sanki daha da  gizlenerek, gizli bir özne olmaktan <em class='bbc'>gizlenmiş</em> bir özneye  dönüşür, üstelik yok  oluşunu çağrıştıran bir  şekilde süzülüvererek. Peki ama bu sözcüğü, ama yalnız bu sözcüğü nasıl  söylemeli ki <em class='bbc'>süzülüversin</em>, hatta söylenmeye de bilsin.  Bu imkânsız mıdır yoksa bir imkansızlığın diğer yüzü müdür? Thomas  derken bir şey mi olur yoksa bir şey olmaz mı? Çifte varlık anlaşılır da  &#8220;çifte ölüm&#8221; anlaşılmaz mı, yaşanır mı?<br />
<br />
Deniz sakindi ve Thomas  yorulmadan uzun süre yüzmeye alışkındı. Ama bugün yeni bir güzergah  seçmiştir. Sis kıyıyı örtüyordu. Denizin üzerine bir bulut inmişti ve su  yüzeyi, sahiden gerçek olan tek şeymiş gibi görünen bir parıltının  içinde kayboluyordu. (s.7)<br />
<br />
&#8220;Özne ve Nesne, Tanrı, Doğa, Anlak, duyarlık vb.  eleştirilmeksizin tanıdık ve geçerli şeyler olarak temel diye alınırlar,  başlamak ve geri dönmek için durağan noktalarla çevrilirler. Bunlar  devimsiz kalırlarken, devim onların arasında ileri geri gider, ve bu  yüzden ancak yüzeylerinde kalır. Böylece anlama ve sınama da bu noktalar  üzerine söylenenin herkesin kendi tasarımında da bulunup bulunmadığını,  ona öyle görünüp görünmediğini ve tanıdık olup olmadığını görmekten  oluşur.&#8221; Hegel&#8217;in <em class='bbc'>Fenomenoloji&#8217;</em>de söylemeye çalıştığı  şey, kavramlar oldukları gibi düşünülürse oldukları şeye dönüşme  olanaklarının olmayacağıdır; çünkü dönüşüm, Kavramın deviniminin  dönüşümüdür. Kavramlar <em class='bbc'>aralarında-kavranır</em>, aralarında  dönüşür; aralarda Dönüşüm denen şey de bir kavram değil, ama devinen bir  kavram olarak; Kavramın, dönüşümü dönüştürdüğü ama dönüştüremediği şeye  değil de, yine de bir şeye, <em class='bbc'>kavram-dönüşümünün</em>  olabileceği bir <em class='bbc'>ara</em> beklentisindeki Kavram ve Dönüşüm  arasında gizlenmiş bir <em class='bbc'>ve&#8217; </em>nin işaret ettiğine  dönüşümüdür. Demek ki burası <em class='bbc'>Kavranmaz</em>dır. Ve de Dönüşüm  kavramı kavranmazdır, çünkü Kavram dönüşmez, ve kavramın dönüşümüyle  dönüşümün kavramı arasındaki fenomen bizzat <em class='bbc'>Fenomenoloji</em>nin  alanıdır. <br />
<br />
  Blanchot,  Dönüşüm ve Kavramla burada oynar, burada her şeyi var eder yok eder, ve  var edip yok ettiğini de varlıksız yokluk ya da yokluksuz varlık  biçiminde yeniden var eder, ama yok ederek. Bu tarz bir düşünme de  varlık daha bir varlık ve yokluk da daha bir yokluk olur, ancak  ayrıldıkları yerden de daha bir ayrıldıklarından, birleştikleri yerden  de daha bir birleşirler, sanki gerçekten varmış gibi ve gerçekten yokmuş  gibilerdir. Blanchot için düşünme talih işidir, eğer hiçbir şeye sahip  değilsen her şey senindir, ve eğer düşünmekten yana tüm bildiklerimizi  unutursak orada yeniden düşünmeye başlayabiliriz: unutmadaki unutmada.  Ve yazmak için öte beklentilerimiz varsa beklentilerimizi öteleştirmeli,  beklenti hiçbir şeyi istemediği noktada kendi kendine yeterliliğiyle  kendisine yeniden yönelir, ve beklediği değil ama hiç beklemediğiyle  karşılaşır. <em class='bbc'>Öteye Adım&#8217;</em>da daha iyisini yazamayacağımız  bir biçimde: &#8220;Yazmak, talihi aramaktır&#8217; diye yazıldığı zaman, bunu  yazan, kontrol edemediği karşıtlıkların gücüne uygun bir uyumsuzlukla  karşılaşır; çünkü önce bunu yazmak gerekir, kaçırılan bir talih  ilişkisini, yazıyı kaçırarak yerleştirmek gerekir; talih  aranılamayacağına göre, arama artık talihe değil talihin beklentinse  yönelir, kapalı olmayan oyunun bu kapalı alanında, yazının oynadığı  yerde kesin yasalarıyla yasasız bir talih egemendir, talih aradığı  zaman, ancak talih olabilmek için yazıyı arayan talih olarak ulaşabilir  ona.&#8221;(Blanchot, Öteye Adım) Yine de dönüşüm, içinde gizlenmiş bir  devinimle daha ani bir dönüşümün içine düşer, sürekli bir dönüşüm  baskısıyla her şey dönüştüğü şeyden fazlasını yitirir, daha olduğu şey  olmadan olduğu şeyin ölümünden de olur. Belki olan biten baştan sona  ölümün devinimidir, ama aynı zamanda devinimin de ölümü.  Bu &#8220;dönüşümün  devinimini anlamayı, ve bu devinimde, dönüşümün kendisini, ölmekten  arındırılmış ölümün saflığı olduğu noktaya değin&#8221;(Yazınsal Uzam)  düşünmek, düşünceden arındırılmış o beyaza tutulmak gibidir. Ancak  karmaşıklık bu kadar basit değildir. Eğer karşıtlığın kendi zıt olanıyla  sürtüşmesinden bir oluş var olabilecekse var olur, ama varoluşun  yeniden var edeceği şeyi kendisinde bulmaması gerekir.<br />
<br />
Hegel&#8217;in belirttiği gibi &#8220;olgu <em class='bbc'>amacında </em>değil,  ama ortaya çıkarılışında tüketilir&#8221;. Hegel için bu cümle ne kadar  anlaşılırsa Blanchot için de öyledir. Yine Hegel şöyle der:  &#8220;Tinin kuvveti ancak belirişi denli büyüktür;  derinliği ancak kendi açınımda kendini yayarak yitirmeyi göze alacağı  denli derindir.&#8221; Hegel&#8217;in noktalarına karşın Blanchot virgüllerle devam  eder. Blanchot&#8217;nun Hegel&#8217;den ne denli etkilendiği <em class='bbc'>Karanlık  Thomas</em>&#8217;da açıkça mevcuttur, ancak istediği de bu mevcudiyeti orada  yok etmektir. Sonlandırmak için başladığı şeyi sürdürmek değil  Blanchot&#8217;nun yaptığı; yapmak istediği, dur durak bilmeyenin, aralıksız  sürmekte ısrar edenin geri dönüşleridir. Söz, onda her virgülde noktayı  yerinden eder, yeniden söylenmek için kendini uykuya verir. Kesinlikler  konusunda Hegel nasıl Felsefeden yanaysa Blanchot da felsefeden yana  kesinliklerden uzak durur. Hegel&#8217;de Düşünme gelişmiştir, Blancot&#8217;da ise  Düşünmeye söz hakkı verilir. Deyim yerindeyse, Hegel <em class='bbc'>düşünmüştür</em>  ama <em class='bbc'>konuşan </em>Blanchot&#8217;dur, bu yüzden Blanchot uzakların  diliyle söyler. Hegel, Kavramı karşıtıyla en iyi şekilde, yani  Gerçekliğin yakınında bir yerde bağlamaya çalışırken, Blanchot Kavramdan  karşıtını ayırmanın yollarını arar:   <br />
<br />
Birbirleriyle çelişen terimlerin bulunmadığı,  acı çekenlerin mutlu olduğu, beyazın siyahla ortak bir özde buluştuğu  mutlak gece. (s.66)  <br />
<br />
Bunun olanaksızlığını bilmesine rağmen bunu sürdürür, aralarda  beliren anlamların belirişine izin verse de onun istediği dışarı çıkmak  isteyen <em class='bbc'>anlama</em>yı kurtarmaktır. Bu yüzden Blanchot  konuşurken aslında söz onda konuşur, söz onda konuştuğunun,  konuşabileceğinin heyecanıyla sanki ilk kez için varlığı dile getirir,  ve bunun sabırsızlığıyla sanki tek bir cümlede her şeyi söylemek ister  gibidir. Blanchot&#8217;da söz tek bir cümlede tüm sözleri söylemek gibidir,  ve sessizlik de ilk defa söze bu denli yoğun katılır. <em class='bbc'>Karanlık  Thomas</em>&#8217;da Blanchot, kitabın ortaya çıkarılışında nasıl yittiğini  yalınlaştırmak ister; Kitap olan şeyi daha da azaltmanın yoludur Thomas,  belki de salt kitap olanın arayışıdır o: <em class='bbc'>söz </em>olanın.<br />
<br />
...kitap masanın üzerinde  çürüyordu. Eksiksiz bir yalnızlık içindeydi. Bununla birlikte, odada,  hatta dünyada kimsenin olmadığından ne kadar eminse, birinin orada  olduğundan, uykusunda yer aldığından, ona derinlemesine yaklaştığından,  etrafında ve içinde olduğundan da o kadar emindi. (s.24)<br />
<br />
 	<br />
Thomas, <em class='bbc'>Karanlık Thomas</em><br />
<br />
  Thomas&#8217;ın çifte bir adı vardır, çifte bir  varlığı ve çifte bir yokluğu, bu yüzden ölümle ilişkisinde olduğu gibi  her şeyle ilişkisinin iki sonucu olur. Birini bilmek diğerini bilmemek,  ve birini yazmak diğerini yazmamış olmak anlamındadır. Bu yüzden  Thomas&#8217;ı yazmak diğer Thomas&#8217;a da söz hakkı vermek gibidir, Thomas&#8217;ın  denize girmesi, yüzmesi, kendisi içinde bulduğu su damlasından çıkması,  suyun onun içine sızması, su düşüncesinin belirişi diğer Thomas&#8217;ın  ondaki belirsiz ağırlığındandır. Diğer Thomas onun gölgesi, yani  gerçekte karanlık olanı. Karanlık Thomas bir gölge ama Thomas&#8217;tan ayrı  bir varoluş sürdürebilen bir varlık. Thomas&#8217;la yazgısı en baştan  belirlenmiş olmasına karşın o, Thomas&#8217;ın olduğu mekânın ayartıcısıdır.  Karanlık Thomas, Thomas&#8217;ın gölgesi, ama onunla çelişen ona karşı ayağa  kalkmak isteyen bir gölge. Thomas ve Karanlık Thomas, biri varken diğeri  yoktur, diğeri yoklukta öbürü varlıkta yaşar. Biri öldüğünde diğeri  mezarını kazar, biri ölmediğinde diğer mezarı kapatır, biri konuştuğunda  diğeri konuştuğu söze sızar, biri oradayken biri buradadır, biri  gecedeydi diğeri gündüzde, ve her ikisi aynı kişi olduğunda iki kişi  olmak imkânsızdır. Karanlık Thomas&#8217;ta saklı olan şey Karanlığın Thomas  olduğu, ve bu yüzden her şey olduğu. Karanlık Thomas, karanlık gece,  karanlık su, karanlık ölüm, karanlık kelime, karanlık yokluk ve hiçliğe  kadar her şeydir. Aslında, Karanlık bu yapıtın yokluğudur: &#8220;Yazma  deviniminin dışarının çekimi altında söz dışı, dil dışı olarak  gelebilmesi için söylemin son bulduğu yapıt yokluğu.&#8221; (Blanchot,  Konuşmak Görmek Değildir).<br />
<br />
  <em class='bbc'> </em><br />
<br />
<em class='bbc'>Karanlık Thomas,</em> bütün  <em class='bbc'>kendi</em> gerçeğinin yazgısıdır ve gücü okyanusların dipsizliğinde o  ilk cansızın yüreğinde saklıdır. Karanlık ve Thomas arasında kaybolmuş  anlamın yazısıdır. O anlam ki yazmanın sularına kapılmış bir yazarın  susuzluğudur. En temel karanlık olarak k,a,r,a,n,l,ı,k harfleri  dağıldığında &#8220;karanlık&#8221; kendi nesnesinin gecesinde yitip gider. Geriye  kalan ise daha da geriye düşecek olandır, bir yapıt ki geriden  başlanarak yazılmış. &#8220;Merkezinden her zaman çıkmış olan merkez gibi,  yapıtsızlığın, yapıt yokluğunun alıkonduğu yapıttır bu.&#8221; (Konuşmak Görmek Değildir) <em class='bbc'> </em><br />
<br />
<em class='bbc'>Karanlık Thomas</em>,  sonsuz denizin sularına kapılmış bir kıyı, oraya gitmenin tüm yollarının  yerden kesildiği bir kıyı, bir kıyı ki orada mahsur kalan kişiyi ancak  bu kıyının varlığını yok <em class='bbc'>ederek</em> kurtarabiliriz. <em class='bbc'>Karanlık Thomas,</em> dünyadan düşmüş bir kitap, suları çekilmiş  bir dünyadan, gökyüzü dibe vurmuş bir dünyadan Thomas&#8217;ın eline düşmüş  bir kitap. Öyle ki Thomas kitabı açar açmaz kitap onu okurun bakışına  bırakır. <em class='bbc'>Karanlık Thomas</em>&#8217;a yakalanan kişi bilmelidir ki  kendisi için dünyadan düşme tehlikesi vardır, üstelik bu deneyimi  düşerek yaşama şansı olmayacaktır. Dipsiz bir derinliğe düşmek değil de <em class='bbc'>&#8220;dipsiz bir derinlik&#8221;</em> düşüncesinin dipsiz bir derinliğine  düşmenin bizi daha da düşürdüğü o bilinçte açılmış yırtıktan aşağıya  düşmek, o ölümün ölüme ayrımının doğduğu yere <em class='bbc'>düşmek</em>.  İşte, orada,  <em class='bbc'>&#8220;Thomas oturdu ve denize  baktı.&#8221;	</em><br />
<br />
Blanchot sorar: &#8220;Gerçekten su muydu bu?&#8221;. (s.8). Evet,  gerçekten su muydu, yoksa karanlık mı? Eğer su idiyse bu soru neden,  çünkü karanlıktı, göz gözü görmüyordu ve Thomas görüyordu. Bu soru da  neydi? Karanlık bir soru. Ama gerçekten soru mu?<br />
<br />
  <br />
Gece ummadığı kadar koyu ve  yorucuydu. Karanlık her şeyi kaplıyordu, gölgelerin içinden 	geçme umudu hiç yoktu, ama yakınlığı insanı alt üst  eden bir ilişkiyle karanlığın gerçekliğine ulaşılıyordu. (s.12) <em class='bbc'> </em><br />
<br />
   <em class='bbc'>Karanlık Thomas. </em>Bir kitap. Bizi  düşündüren, yazmaya iten ve aynı zamanda bu becerilerimizi iyi bir  şekilde yapmamızı engelleyen bir şey. <em class='bbc'>Kitap</em>tan Edmond  Jabés&#8217;in şiirine, aynı şiire bir çıkışla:<br />
<br />
   <br />
<br />
  <em class='bbc'>    </em><em class='bbc'>      	Duvarda  bir delikti</em><br />
<br />
  <em class='bbc'>yalnızca</em><br />
<br />
  <em class='bbc'>öylesine dardı ki </em><br />
<br />
   <em class='bbc'>kaçmak için</em><br />
<br />
   <em class='bbc'>içine hiç giremedin.</em><br />
<br />
  <em class='bbc'> </em><br />
<br />
&#8211;Peki ama, karanlık bir şey daha var: Anne da kim?]]></description>
		<pubDate>Tue, 21 Sep 2010 17:22:50 +0000</pubDate>
		<guid>http://forum.tabut.net/topic/94265-karanlyktan-tomasya/</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Edebiyat ve intihar</title>
		<link>http://forum.tabut.net/topic/94043-edebiyat-ve-intihar/</link>
		<description><![CDATA[<strong class='bbc'><span style='font-size: 18px;'>Edebiyat ve İntihar<br />
</span></strong><br />
yaşamaktan bir güneşle kaplanıyor onun kalbi<br />
i<strong class='bbc'>.  özel</strong><br />
<br />
  <br />
<br />
Hayatın tarafını tutan, yaşamın beri yakasından konuşan biri  olarak, kendilerini ölümün kucağına gönüllü bırakanlar adına konuşmam  olanaksızdır. Çünkü söylenecek söz, en çok söyleyenin öznel durumuna  ilişkin olacaktır. Konu edilen ise zaten söyleyeceğini söylemiştir.  Neredeyse tüm müntehirler geride kalanlara -yazılı/yazısız- bir mesaj  vermeyi amaçlamışlar. Verilen mesajı çarpıtmak onlara yapılmış en büyük  haksızlıktır. Bu yüzden intiharlarının izini sürdüğüm metinlerine bir  yorum getirmeden ve özellikle bıraktıkları son mektuplara ulaşarak  onları okura sunmayı amaçladım. <br />
<br />
<br />
Shakespeare'in eserlerindeki  elliden fazla karakter, (Dostoyevski&#8217;de 17) intihar ederek ölmüş.  İlginç olan, müntehir karakterlerin çokluğu değil, Shakespeare'in  yaşadığ dönemde İngiliz dilinde intiharı karşılayacak bir sözcüğün  bulunmamasıydı. Ortaçağ Avrupa&#8217;sında intihar ve cinayet aynı sözcükle  ifade ediliyordu. &#8220;Suicide&#8221; (intihar) sözcüğü ilk kez isim olarak  1643&#8217;te kayıtlara geçmiş, fiil olarak ise 19.yüzyıl ortalarında  kullanılmaya başlanmıştı. Türkçe&#8217;de, ne İslamiyet öncesi ne de İslamiyet  sonrası kaynaklarda intihar anlamına gelebilecek bir kelimeye  rastlanmamaktadır. (Vankulu Lugatı-1170/ Burhan-ı Kadı-1278) Tanzimat  döneminde Batı dillerinden yapılan çevirileri karşılayabilmek için,  Arapça&#8217;da &#8220;kendi kendini öldürme&#8221; anlamına gelen &#8220;intihar&#8221; kelimesi  kullanılmıştır. <br />
<br />
<br />
İlahi kaynaklı dinlerin hemen hepsinde  intihar, Tanrı&#8217;ya öncelik vermemekle eş anlamlıdır. Dinsel kuralları  sekteye uğratan, sosyal hayatın işlerliğine çomak sokan bu eylem, hem  beden ve hem de ruhsal anlamda cezaya çarptırılır. Bazı ilkel inanç  sistemlerinde ise intihar tam tersine yorumlanır. Markis adasında  yaşayan Eskimolar, Tanrı katındaki mutluluğa ulaşmanın tek yolunun  intihar etmek olduğuna inanıp genç yaşta intihar ederlermiş.  Filipinler&#8217;de, deniz üzerinde yaşayan Badjaola&#8217;lar ise yaşamayı  uğursuzluk saymaktalar. Günlük yaşamda karşılaştıkları intihar olayları,  onlar için oldukça sıradandır. Vikingler, intihar sonucu ölenlerin  ailelerine saygı gösterip onların geçimlerini üslenirlermiş. <br />
<br />
<br />
Sanatçılar  neden intihar ediyorlar? Dilin, fırçanın, notanın sınırlarının,  dünyanın sınırları olduğunun farkına vardıkları için mi? Yoksa hayatın  tüm yaşanılabilir alanlarını tükettikleri için mi? Cevap ne olursa  olsun, hepimiz sanatçıların intiharında derin anlamlar olduğunu  düşünürüz, bütün öteki intiharlardan ayrı tutarız onların intiharlarını.  Can havliyle yazdıkları son sözlerine kulak kesilir, yazdıklarını  kutsarız neredeyse. Çünkü bıraktıkları notlar, giderayak omuzları  üstünden geride bıraktıkları hayata hala göz kırptıklarının izlerini  taşımaktadır. Her tercih, bir kaybedişi de beraberinde getirir. Neyi  kaybettikleri bizde, neyi kazandıkları ise yalnızca kendilerinde saklı  kaldı. <br />
<br />
<br />
Yaklaşık on beş yıl boyunca günlüğünde kendi  intiharının izini süren Pavese, gösteriş düşkünü müntehirleri dışarda  bırakarak, canlı olmanın nasıl bir güç barındırdığına göndermede  bulunmuştu: &#8220;İnsanı yarına, hayatın ona verebileceği şeylere, olağanüstü  geleceğe bağlayan iplik -son kertede- herhangi bir inançtan ve  tutarlılıktan daha güçlü bir bağdır.&#8221; Fransız edebiyatının erken  Sembolist şairi Gerard De Nerval, soğuk bir kış gecesi Paris&#8217;te bir  sokak fenerine kendini kravatıyla astığında, ruhunu saran bir  tedirginlik ve yazıklanma içindeydi: "Yazık! Her şey ölecek demek ben  ölürsem!". Mayakovski, Rus ruletine şans vermeyecek bir kararlılıkla  tetiği çektiğinde bile, gözü alnına dayadığı namlunun ardında kalmıştı.  Çünkü bıraktığı mektupta bitmemiş şiirlerinin kime verileceğini salık  veriyor, sevgilisine &#8220;Lili beni sev!&#8221; diye sesleniyordu. Bir zamanlar  teorisyenliğini yaptığı Gerçeküstücülüğü de aşan Artaud, intiharın  gerçekliğinden şüpheye düştüğü anda, yaşayanlara öykünerek hayıflanır:  &#8220;Elbet yaşayacaktım, ama vücudum bana ihanet etti&#8221;. Nirvana&#8217;nın  assolisti Kurt Cobain, çenesine dayadığı av tüfeğinin soğukluğuna  aldırmadan, kendisinin kaybettiğini söylediği yaşama sevincine, eşinin  sıkı sıkı sarılmasını tembihler: &#8220;Lütfen devam et Courtney.&#8221;<br />
<br />
<br />
Toplumsal  intiharları açıklarken Psikolojik kuramlar, duygusal ve kişilik  unsurlarının, Sosyolojik kuramlar ise toplumun birey üzerindeki  baskılarının etkin olduğunu ileri sürmüşlerdir. Sosyal intihar olayları  her ne kadar mevsimsel dönüşüm zamanlarında büyük bir artış gösterse de,  bütün bunların sanatçılar için belirleyici bir yanı yoktur. Sanatçılar  daha farklı bir algı ortalamasına sahip olduklarından, insanlığın ortak  kaderini etkileyecek olumsuzlukların tam da kırılma noktalarına şahitlik  ederler. Bu şahitlik sanatçıları püskürtülmesi zor bir algı  bombardımanına maruz bırakır. Bir sanatçı duyarlılığının nerede, nasıl  ve ne zaman ortaya çıktığına en güzel örnek Zweig&#8217;ın 16 Eylül 1939  tarihli günlüğüdür: &#8220;ne olursa olsun mahvolduk, hayatlarımız onlarca yıl  düzelmeyecek&#8230; Fransa&#8217;nın teslim olması yakın&#8230; bitti. Avrupa&#8217;nın işi  bitti, dünyamız çökertildi. İşte şimdi tam anlamıyla vatansızız.&#8221; Ve çok  geçmeden 2. Dünya Savaşı patlak verdi. Özellikle iki dünya savaşına da  tanıklık eden Avrupalı sanatçıların neredeyse organize sayılabilecek  intiharları, düşlenilen daha güzel bir yaşama ulaşamama kırılganlığının  izlerini taşıyordu. Avrupa&#8217;dan Uzakdoğu&#8217;ya, bellerinden ikiye bölünmüş  &#8220;yitik kuşak&#8221; sanatçıları, artık şiir yazmanın imkansız olduğu sonucuna  varmışlardı. Her birinin yöntemi farklı olsa da, hemen hemen tüm  sanatçıların intihar algısı aynı noktada buluşmaktaydı. <br />
<br />
<br />
Kitapta  isimleri geçen bir çok sanatçı arasında, soy kütüğü henüz çıkartılmamış  bir intihar akrabalığı olduğunu fark ettim. Sanki intihar, tarihin arka  sokaklarından akan aşkın bir bilinç haliydi ve soyunun devamı için en  &#8220;sağlıklı&#8221; bedenleri seçiyordu. Farklı zaman ve mekanlarda yaşamış  olsalar da, tüm müntehir sanatçılar, kendilerine özgü iletim  duyarlıklarıyla birbirlerinden intihar devşirmişlerdir. İngiliz şair  Thomas Chatterton, 1770&#8217;te intihar ettiğinde henüz on sekiz yaşındaydı.  Dört yıl sonra Goethe'nin yazdığı &#8220;Genç Werther&#8217;in Acıları&#8221; isimli  roman, İngiltere&#8217;de Chatterton&#8217;la başlayan intihar furyasını Almanya&#8217;ya  taşıdı. Şair ve filozof Heinrich Von Kleist&#8217;ın sevgilisiyle birlikte  intihar ettiği yıl (1881) dünyaya gelen Stefan Zweig, Kleist&#8217;ın  ayrıntılı biyografisini yazmış ve ona derin bir hayranlıkla bağlanmıştı.  Ne var ki Zweig da Nazi zulmünden kurtulmak için gittiği Brezilya&#8217;da  Kleist gibi eşiyle birlikte intihar etmişti. Nilgün Marmara Boğaziçi  Üniversitesi&#8217;nde hazırladığı bitirme tezinde, kendisinden önce intihar  etmiş olan Sylvia Plath&#8217;ı konu etmişti. Sergey Yesenin&#8217;in intiharı  üzerine uzun bir mersiye yazıp onu eleştiren Mayakowski, çok geçmeden  kendisini intihar edecekti. Bir başka müntehir olan Antonin Artaud ise,  &#8220;Van Gogh: Toplumun İntihar Ettirdiği&#8221; isimli eserinde, intihar olgusunu  açıklamaya çalışan psikiyatrisleri, Van Gogh&#8217;u &#8220;deli&#8221; olarak niteleyen  Arles halkını şiddetle eleştiriyordu. &#8220;Çünkü Van Gogh, gözbebeğinin  boşluğa devrileceği an&#8217;ı yakalayan feci bir duyarlıktı.&#8221; <br />
<br />
<br />
Peki  neydi bu metinleri bir araya getirmeme sebep olan. İntihar  kutsayıcılarını haklı çıkarmak mı? Sonunda, yaşayanlar için bir ölüm  tasarımına dönüşen intiharlardan yarar umarak, yine yaşayanlar için  hayatın haklılığını ispatlayacak sebepler bulmak mı? Gittiğim her yere  götürdüğüm alternatifimi yakından tanımak mı? Bedeni çürüdükçe imgesi  diri kalan bir ölme biçiminin, kendisini haklı çıkarmak için başvurduğu  kanıtların sorgulanmasına katkıda bulunmak mı? Belki daha çoğu, belki  hiç biri. Ama iyi biliyorum ki bir oyun benimkisi: En son oyunlarını  kendi canlarıyla oynamış insanları yan yana getirerek, ortaya çıkacak  resmi görmek istedim belki de&#8230; Sanki onların hepsi büyük bir ölümün  parçalarıydılar ve yan yana geldiklerinde hep bir ağızdan bize yaşamanın  güzelliğini, hiç bitmeyen tazeliğini haykıracaklardı. Ben bu haykırışı  hissettim, umarım sizler de hissedersiniz&#8230;<br />
<br />
<br />
<em class='bbc'>Şimdiye dek  düşünmediyseniz <br />
Bakmayın içinde ne var,<br />
Küçük bir kitaptır  yaşamak<br />
Elinizde tutmaya yarar.</em><br />
<strong class='bbc'>C. Süreya<br />
</strong>]]></description>
		<pubDate>Wed, 01 Sep 2010 12:34:27 +0000</pubDate>
		<guid>http://forum.tabut.net/topic/94043-edebiyat-ve-intihar/</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Lale Müldür şiiri</title>
		<link>http://forum.tabut.net/topic/93923-lale-muldur-thiiri/</link>
		<description><![CDATA[<span style='font-size: 18px;'><strong class='bbc'>Ultra-zone'da Ultrason'a Yolculuk/ Hüseyin Avni Cinozoğlu/ 2 Ekim 2008</strong></span><br />
<br />
<br />
Lale Müldür; şiirinin en temel ırası aşkınsal bir ontoloji içinde Varlık problematiğini açımlayan bir şiir olması. Salt metafizik düşünceden filizlenen bir şiir olmasa da; insan eylemlerinin bile aşkınsal biröz etrafında varlık bulduğu şiirler. &#8220;Merhamet&#8221; kelimesi belki de bu şiirin Varlık&#8217;a açılan kapısını işaret eden bir kelime.&#8221; Buhurumeryem &#8220; adlı şiirinde Bakire Meryem gibi, kendi gibi mazlum ve acıya yazgılı bir oğul doğurmak isteyen, dünyanın en mazlum anası ve en mazlum insanıyla bir özdeşleşme, aynı olma istek ve hissiyatı:<br />
<br />
  &#8220;Kudüs Bakirelerine karışmak istiyorum ben<br />
 o ıslak frambuaz ülkesinde<br />
 bir oğul doğurmak ve<br />
 sizi unutmak istiyorum&#8221;  ( Anemon.s.384 )<br />
<br />
  Lale Müldür şiirini tümelde kuşatan anahtar bir sözcük ve imgedir &#8220;Merhamet&#8221; sözcüğü ve imgesi.<br />
<br />
  Şair; ontoloji şiir ilişkisini şöyle açıklamaktadır: &#8220;Dasein&#8221;a expose olan şair kendi psişik deneylerinden çok, tam tersine aşırı dışsallıkta aşırı güçlü bir Varlık&#8217;ın, Tanrı&#8217;nın fırtınalarına açıktır. Gök gürültüsü ve yıldırım tanrılarının diliyse; şair bu dille bağ etmeye çalışan, insanların Dasein&#8217;ında ona bir yer bulmaya çalışan kişidir. Bu anlamda şiirselleştirmek tanrıların işaretlerini algılamak, sonra onları aktarmaya çalışmaktır. İşaret etmekse yerini belli etmekten çok, veda eden iki insanın yaptığı gibi uzakları yakın kılmaktır. Şiir kalıcı olanın yerleştirilmesidir. Gündelik hayat bu bağlamda gerçek-dışıdır. İşaretleri bir yapı ustası gibi biçimlendiren şairler kimse farkına varmadan, kalıcı olanı dilin içine yerleştirirler. Günümüzde saf kalan belki de tek uğraş&#8221; (1)<br />
<br />
  Şair Heiddeger&#8217;den yola çıkarak Varlık&#8217;ın evi olan dilden hareket eden bir ontoloji açımlamaktadır.. Heiddeger&#8217;ci bağlamda Varlık ve varolan ilişkisini hatırlayalım:<br />
<br />
  &#8220;Genellikle baştan başa insanın içinde yaşayan, özü varlığın formu olan bu kendine özgü varoluş, Dasein&#8217;dir. Dasein, kendi girişimi çevresindeki şeylerin kendilerini gösterebilmelerini ve dile getirilmelerini sağlar. Bu süreç Dasein, çevresindeki şeylerin oldukları şey, yani kendileri olmalarına izin veren, onları özgürleştiren süreçtir; Varlık&#8217;ı ortaya çıkaran aşkınlıktır. Bu süreç, bu aşkınlık, fiziksel değil, düşünseldir ve ancak dil içinde mümkündür.<br />
<br />
   Bu olağanüstü betimlemeyle Heiddeger, Varlık felsefesini temellendirir. Varlık&#8217;ı ve hakikati, sanat yapıtı meydana çıkarır. Şiir de dil içinde mümkün olan bir etkinliktir. Heiddeger&#8217;in evreninde bir çatlak, bir uçurum vardır. Bu yarıktan bir stifung olarak yepyeni bir temel ya da zemin atmak olarak kavranan sanat (şiir) çıkar &#8220; (2)<br />
<br />
   Lale Müldür&#8217;ün; şiire ontolojik olarak bakışı da bu merkezdedir. Sanırım şiirinin karakterini genel olarak belirleyen, heteredoks bir metafizik kaygı ve pantheist( tümtanrıcı) bir bakış açısı olduğunu söyleyebiliriz. Bir tür naturalist yansımalarla varlık bulan panteizm. Ama O&#8217;ndaki metafizik kaygıyı açımladığımızda bilinen manada, mistik bir şair olmadığını görürüz. Şöyle ki: Evet, Lale Müldür&#8217;ün; &#8220;mistik&#8221; bir şair olduğu, şeklinde yaygın ve yanlış bir ön kabul vardır. Bireysel dünyasındaki mahremiyetine saygı göstererek, şu saptamalarda bulunmak mümkün: Pagan, İsevi, İslam inançlarından devşirdiği, imge, simge, dinler tarihini içeren bilgiler, ağırlıklı olarak İseviliğe yaptığı göndermeler, genel olarak; bağlamlarından farklılaştırılarak şiirlerinde düğümlenir. Bu göndermeler; dindarlıkla, dinle ilgili olmayıp, insani durum ve konumları, bir varoluş kaygısını, aşk ve aşk acılarını yansıtan, derin yapıdaki anlam katmanları için başvurduğu kurgusal yöntemlerdir. Dolayısıyla bir ön kabul haline gelen &#8220; mistik şair&#8221; nitelendirmesi doğru değildir. Bir aşk halini, kişisel tarihindeki kırılmaları, aşkın neden olduğu acıları, çağdaş kadınlık sorunları, kadınlık hallerini, feminist tavrını yansıtmak için, Meryem, Maria Mağdelena hatta İsa simge ve motifine sıklıkla şiirlerinde yer verir; bu simgelerin otantik bağlamını  yerinden oynatarak Ama şaman-şair ilişkisini düşündüren, hatta kesinleyen bir tutum içindedir. Bir şaman olarak soyut metafizik bir algı ortamı vardır; ama bu şaman; aynı zamanda büyük bir senfoni halinde, tabiatın seslerini düzenler ve yorumlar.<br />
<br />
   &#8220; Uzun yola hükümlü&#8221;dür her büyük şair gibi. İlk kitabıyla birlikte &#8220; çok sesli&#8221;liği başaran bir şairdir.<br />
<br />
  Lale Müldür; ilk kitabıyla birlikte, şiirinin hinterlantını evrensel bir mihver olarak tasarlamıştır. Dünya çapında bir şiiri göze aldığı için egemen poetikalarla adını anmak yerine, Holderlin, Baudelaire, Rilke, Rimbaud gibi has şairlerin ruh iklimlerine benzer iklimleri teneffüs ettiği ve zengin hayal gücüyle haklı bir hayranlık uyandırdığı söylenebilir. Baudelaire gibi tinsel hassasiyet ( perception sensibilite ), algı yoğunluğu, yüksek tinsel acılara yakın durmasını zorunlu kılmıştır. Şiirin yaşatacağı dünyevi kazançları reddetme riskine rağmen, hikmet denizinde seyreder. Ateşten denizleri mumdan kayıkları geçmeyi göze alır. Bir yandan da kendi kişisel tarihini ve mitolojisini oluşturur. Türkçe&#8217;nin en enerjik, uzun soluklu, ender şairlerinden biridir. <br />
<br />
  Ultro-Zone&#8217;da Ultrason; bir yolculuktur.<br />
<br />
  Bu yolculuk  aşkın güzergâhında bir yolculuk desek abartmış olmayız&#8230;Elbette  yan izlekler de söz konusudur. . Aşk arayışı belirgin olarak kendini hissettirmekte. Şeyh Galib&#8217;in &#8220;Hüsn-ü Aşk&#8221;ında olduğu gibi, güzelliğin aşkı aradığını söylemek mümkün. Engeller, hayal kırıkları, acılarla belirlenen bir güzergâh. Aşk arayışında ve aşkın hallerinde bir menzil.<br />
<br />
  &#8220;Tanrı&#8217;nın gözbebeği insandır&#8221; ve belki bu yüzden  Müslüman, İsevi, Tasavvuf, Hint inanç iklimlerini tek bir vahada birleştirme arayışını gözlemlemek mümkün. Semavi olanı yücelten bu  tavır belki de en çok da bu yüzden; aşkınsal ve dünya çapında bir şair olması gerçeğini hatırlatır.Ama yukarda vurguladığımız gibi bu mistik iklimleri teneffüs ederken  heterodoks bir bağlamda, panteist bir bakış açısına sahiptir genel olarak..Zira pagan inancın iklimlerini de teneffüs eder. Aşkı tümelliğiyle içselleştirmeyi göze alır. Modernite ile hesaplaşır, en azından modernitenin yıkıcı sonuçlarına itiraz eder. Rasyonel olanın bir yerde irrasyonel bir hal alması bu itirazı haklı kılar. Şiirin  ve şairin, tüm olumsuzluklara rağmen işlevine aşağıdaki cümleleriyle işaret ederek, bir anlamda şiirin hayatı değiştirebileceğini savunur:<br />
<br />
  &#8221; Tanrıların kaçışı, kutsallığın da ortadan kalkmasını getirmez(..). Yine de büyük çoğunluk, büyük şüphecilerden daha kolay baş edebilir bu dekadans duyguyla. Dasein&#8217;daki bu yırtılışın, parçalanışın bilincine &#8220;mutsuz bilinç&#8221; adını veriyor Hegel. İşte artık kimselerin dinlemediği şair, bütün yıkılmışlığına rağmen herkesin sesi olarak, böyle bir noktada, öyle acil bir noktada duruyor (3).<br />
<br />
  Dünya çapındaki bu şiiri besleyen herhangi bir ana damar ve artel sözkonusu değil. Bütün görkemi belki de tekil bir örnek olmasında. Yani falan kuşak ya da egzistansialist, dışavurumcu gibi standartlaştırmanın ötesinde bir yerde. Ona göre kuşak olgusu ortam yaratıcı bir özelliğe sahip değildir ve tek bir kuşak olduğunu iddia eder &#8220;68 kuşağı&#8221;. Burada şaire katılmak zorundayız, tıpkı &#8220;Komunist Manifesto&#8217;dan başka manifesto yoktur&#8221;; cümlesinde olduğu gibi&#8230; Lale Müldür&#8217;ün; özellikle önceki şiir çalışmalarının anlam katmanlarına nüfuz edebilmek için, resim, müzik bilgisi bakımından hazırlıklı ve donanımlı olmak lazım. Özellikle resim hakkında. Bu hem imajları algılayıp yorumlamak için; hem de şiirlerdeki derin yapıya nüfuz edebilmek ve kodlanmış  göstergeleri çözebilmek için&#8221; Kuzey Defteri&#8221;nde bir ressamın zihnini, hayal gücünü, elbette paletini kullanır. Ama kelimelerle resim yapmaz Ahmet Haşim&#8217;in aksine.  <br />
<br />
  Gelecekte de anılma şansına sahip, nevi şahsına özgü bir zirve; nitekim Güven Turan&#8217;ın da saptamaları bu yönde.<br />
<br />
  .Güven Turan; Lale Müldür&#8217;ün Türk şiir geleneğinin dışında ilgili yargı ve saptamaları yadırgamadığını, ..Lale Müldür&#8217;ün &#8220; hiçbir ülke geleneğine&#8221; dahil edilemeyeceğini ve &#8220; global&#8221; bir şiir yazdığını söylüyor Uzak Fırtına, Voyıcır II, Seriler, Kuzey Defteri, Buhurumeryem; DİVANÛ LÛGAT-İT-TÜRK bu yargıyı doğrulayan örnekler.Şair &#8220; vatansız bir şiir yazdığını &#8220; belirterek Güven Turan&#8217;ın tespitlerini doğrularken Türkçeye olan aidiyetini de vurgular.<br />
<br />
  &#8220;Peşinde olduğum her şey herhangi bir şiir geleneğinin içinde yer almak değil zaten&#8221; demekte şair (4)<br />
<br />
  Bu tespitlerden sonra  şu soruyu sormak düşünülebilir, Lale Müldür şiiri için; İkinci Yeni&#8217;nin mucizevi bir sonucu demek mümkün mü? Şiirlerin dikey ve yatay okuması yapıldığın da; a tonalite ile müzik ilişkisi, imgeyle sinema ilişkisi ve yeni bir perspektif arayışıyla resimle ilişkisinden söz edilebilir. Renkleri sıklıkla kullanır; kırmızı, mor, turuncu, kavuniçi, mavi, beyaz. Renkler bir sıfat olmaktan çok, anlam üreten birer imge olarak düşünüldüğünü söylemek mümkün. Ayrıca kimi ruhsal algı ve durumları renklerle yansıtır. Renk bir sözcük olmaktan çok bir imgedir ve sıklıkla kullanılması bir tekdüzelik yaratmadığı gibi, okuru da bıktırmaz.<br />
<br />
  Nesnelerden yansıyan insani durum ve konumların arka planında zaman zaman  bireyin trajedisini görürüz.. Her şair için  çeşitli tonlarda bu trajedi mevcuttur. Şairler diğer insanlara göre bir dirhem fazla acı çeker. Terazide bir denge ölçümü yapmak bu nedenle imkansızdır.<br />
<br />
  Metafiziğe, dinlere, inançlara, din önderlerine yapılan gönderme ve telmihte bulunmasından dolayı, şairin, Ortodoks anlamda, genellikle bir mistik bir kaygısı olmadığını yukarda belirttik.En doğrusu mistik ya da mistik değil şeklinde bir yorum yapmak yerine, bu konuda şairin mahremiyetine saygı duymak doğru olur kanısındayım. Nitekim Hayriye Ünal: &#8221; &#8220;Gizemci tavrını ve sonsuzluk telmihlerini metafizik bir tanıma sokmamalıyız. Ancak onda metafizik bir tanıma sokulabilecek önemli bir beceri vardır&#8221;  tespitinde bulunmaktadır..(5)<br />
<br />
   Zaten metafizik-mistik dünya, salt uluhiyetten esinlenen bir dünya değildir, din dışı pek çok konu ve izlekte metafiziğin konusudur. Ama &#8220;astral&#8221; dünya metafiziğin konusu olmayıp, para psikolojinin konusudur.<br />
<br />
  Kimi şiirlerde; para normal bir algı düzeni içinde tezahür eden, astral ortamları sunmaktadır.&#8221; Ufo Poltergeist &#8220; adlı şiirde olduğu gibi:<br />
<br />
  &#8220;UFO POLTERGEIST<br />
Materyalize oluyor bir Nordik duvarlardan geçerek<br />
Gümüş saçları, sarı saçları ve miğferiyle<br />
Telepati ile konuşuyor<br />
Fosforesan bir ışığın altında<br />
2 çocuklu bir kadınla<br />
Hamile bırakıyor onu<br />
Kozmik bir çocuğa<br />
&#65533;<br />
Hipnoz ve kaybolan zaman<br />
&#8220; gizi ele geçirecekler&#8221;<br />
Kapı amnezisi ve durdurulan motorlar<br />
Stres ve kâbuslar<br />
Hipnotik öngörüler<br />
Betty Hill&#8217;in yıldız haritası Major Tom<br />
Zeta Reticuli&#8217;nin yıldız haritası<br />
Kayan bedenler<br />
Yıldızların altından amnesia&#8221; (s.42)<br />
<br />
  Poltergeist; paranolmal algı biçimine verilen ad. Almanca bir sözcük olup, &#8220;Belalı bir ruhun gürültüsü&#8221; anlamına gelir. Mesela, bilinmez gürültüler, kendi kendine hareket eden cisimler, aniden hasıl olan yangınlar, erozyonlar, İnsan bu şiiri okuyunca Tarkovskı&#8217;nin &#8220; Solaris&#8221; adlı şaheser filmini hatırlamadan edemiyor. Olağan bir algı ortamı dışında farklı ve paranormal algı ortamlarının mevcut olmadığını iddia edemeyiz. Steven Spielberg&#8217;in de bu adı taşıyan bir filmi var.<br />
<br />
  Şiirde adı geçen Zeta Reticuli; Betty Hill&#8217;in hipnoz sonrasında çizdiği yıldız haritasının adıdır. Betty bunun kendisine varlıkların lideri tarafından gösterildiğini söylemişti. Daha sonra harita üzerinde yapılan analizle, bunun dünyanın 30 ışık yılı uzağında bulunan Zeta Retucili yıldız sistemini gösterdiği ortaya çıkmıştı. Bu yıldızlar 1969 yılında basılan katalog çıkana kadar bilinmiyordu.<br />
<br />
  Portergeist izleğe ilk kitabı &#8220; Uzak Fırtına&#8221;daki; aynı başlıklı şiirde de rastlıyoruz:<br />
<br />
  &#8220;ve sabit bir sarsıntı olmaktan kurtuldu zaman<br />
sarsıntılar zelzelesinin getirdiği<br />
korkunç bir enerji birikimi var şimdi<br />
atomun parçalanışı gibi bir şey bu<br />
&#65533;<br />
çekilen boşalan sular                 	duyuların dalgası<br />
hâlâ bir takım sarsıntılar           	kaydetse de zaman<br />
acının uzak sınırlarında             	geçen bu çarpışmayı<br />
tarihe                                     	kaydırabilir insan&#8221; ( Anemon.s.33 )<br />
<br />
  Majik, gnostik, kabalist şifreler, ezoterizm, astroloji Lale Müldür şiirini retorik olarak biçimlendiren unsurlar. Şiirimizde pek rastlanmayan izleklerde derinleştiğinin somut örnekleri olarak değerlendirmek mümkün. Nesneler arasında simyevi bir bağ vardır. Ama tüm bunlara rağmen, düşsel, masalsı dünya bir sahicilik duygusu uyandırmaktan da uzak değildir.Sanki şairle birlikte masalsı, düşsel dünyanın eşiğinden geçer, oradaki gizemi asla yadırgamayız.Ultra-Zone&#8217;da Ultrason&#8217;da bu masalsı, düşsel, gizemli dünya önceki yapıtlarından daha aydınlıktır, ama bu durum Lale Müldür şiir geleneği içinde bir merhaledir yine de. <br />
<br />
  Öte yandan da; insani durum ve konumları kısası enbiya motifleriyle yansıtırken ruhunu kaybeden bir dünyanın çığlıklarına tanıklık etmektedir. Irak Savaşı gibi pek çok gerçeği kadraja almaktan çekinmez. Savaş karşıtı tutum alırken, güncellikten yola çıkar. Bu anda Lale Müldür; toplumsal eleştirisini  taviz vermeden egemenlere yöneltir. Mazlumlar için adalet talebinde bulunan, çağından sorumlu bir aydın kimliğindedir, toplumsal içerik taşıyan şiirlerinde. Pragmatik hatta politik bir şiirin  şairi olarak görürüz.: &#8221; Pragmatik Değer Felsefesi&#8221; adlı şiirinde acil olana işaret eder:<br />
<br />
  &#8220;insan insanın kurdudur&#8221; T.Hobbes<br />
&#65533;<br />
Henüz tam anlamıyla insanlaşmadık<br />
O halde pragmatik emirler vermek lazım<br />
&#65533;<br />
Irak savaşı kadınlar için yok edici olmayacak mı<br />
Otlar bir yana bükülmeyecek mi<br />
&#65533;<br />
Rüzgar bir yana eğilmeyecek mi<br />
Denizi bir köşeye sıkıştırmayacak mı<br />
&#65533;<br />
İnsan insanın kurdudur diyordu Hobbes<br />
O halde pragmatik emirler vermek gerek<br />
&#65533;<br />
Bak şu kıyıya küçük küçük çiçekler<br />
Ve adını bilmediğim o küçücük balık<br />
&#65533;<br />
Hadi son ver artık mistizme<br />
Henüz tam insanlaşamadık<br />
O halde pragmatik emirler vermek lazım (s.141)<br />
<br />
  Ultra-Zone&#8217;da Ultrason&#8217;da; önceki yapıtlarına göre daha açık bir dil dikkat çekiyor. Ben;  şairlerin belli süreçlerde belli bir unutkanlığı yaşayarak, yeni bir Tabula Rasa&#8217;yı yeni sözcüklerle doldurmasından yanayım. Sanki şair bu son kitabında o unutkanlığı başarmış, daha kolay  nüfuz edilen yeni şiirlerle, çağdaş şiirin dağarcığını yenileştirip zenginleştirmiştir. Bu tür bir arayış bile; şiirimizdeki aşınmış mecazların aşılması yolunda bir katkı sağlayacağını düşünüyorum.Yine de yan anlamlar (connation) ve alışılmamış bağdaştırmalar göze çarpmakta.Yüzey yapı ve derin yapı biçiminde katmanlı bir anlam ilişkisi sözkonusu. <br />
<br />
  Bir dergini sormacasına verdiğim yanıtta benzer düşünceleri savunarak; &#8220;Belki de şairler o güne kadar yazılanlar; alışkanlığın terekesi olarak reddi miras edilip, hafızada bir unutuş ve Tabula Rasa&#8217;dan sonra yeni kelimeler öğrenilmeli. Zaman zaman şairlerin bu unutkanlığa ihtiyacı vardır&#8221; demiştim.(6)<br />
<br />
  Bu bağlamda bir unutkanlık ve yeni bir dilbilgisi, yeni bir sözdizimi için şairlerin Bir &#8220;Afazi &#8220; halini yaşamaları gerekiyor belki de.&#8221; Afazi&#8221; hali ve bunun sonuçları konusunda, şairle yapılan söyleşilerdeki ironik  yanıtları hatırlıyoruz. Beynin sol yarım küresindeki lisan merkezlerinde meydana gelen, bir hasar sonucunda ortaya çıkan bir lisan bozukluğu, olarak tanımlanan bu hal, olumlu sonuçlara da neden olmakta. Şairin &#8220; Afazi&#8221; adlı şiiri şöyle:<br />
<br />
  &#8220;AFAZİ<br />
Saçlarımı yolsam senin için<br />
   ki yolundular çoktan<br />
Hoşuna gider mi İsa<br />
Hani şu saçlarım var ya<br />
Seninkine benzetmeye çalıştığım<br />
&#65533;<br />
Beynimde afazi bulunmuş<br />
Bunu öğrendiğimde sevindim çünkü<br />
Afazi şiire yol açan bir hastalıktı<br />
Evet bir afazyaktım ben<br />
Beynimin Türkçe bölümü yok olmuştu<br />
Hatta bu yüzden beni suçlayanlar bile oldu<br />
Yarabbi sabır! &#8220;  (s.125)<br />
<br />
   <br />
<br />
  Ultra-Zone&#8217;da Ultrason&#8217;daki şiirler;  aşkınsal özünü muhafaza etmesine rağmen, önceki yapıtlarına göre, şiire nüfuz etmeyi engelleyen şifreler, kod düğümleri mevcut değil ya da çok az. Somutluklarda soyutlamalara giden bir şiir. Öyle ki; şiirin konusu olmadığı sanılan olgu ve durumları ustalıkla şiire dahil etmektedir. Günlük hayatın eşya ve olguların ilginç bir sunumu söz konusu.<br />
<br />
  Aşkınsal olduğu için zaman tarafından yenilgiye uğratılamayacak, ebediyet kavramını doğrulayarak, uzayın her bir yıldızına ışıklarını ödünç veren, başta Venüs olmak üzere yıldızların ışıklarını ödünç alan bir şiir. Bu nedenle &#8220; ebediyet&#8221; bir kavram olarak öne çıkmakta Lale Müldür&#8217;ün şiiri söz konusu olduğun da:<br />
<br />
  &#8220;&#8217;zamanın ebediyetle kesiştiği anlamak azize vergidir&#8217;&#8221; derken T:S:Eliot gerçek şairleri işaret ediyordu.<br />
<br />
  Ama bunu çilesine katlanmayı da baştan rıza göstermek gerekiyor. Duino Ağıtları&#8217;nı yazarken Rilke; benzer çilelere rıza göstermişti. Rılke;  &#8220;Ağıtlar&#8221;ın büyük bölümünü konuk olduğu bir hanımefendinin şatosunda yazdığı gibi, Lale Müldür de röpörtajlardan ve kitapla ilgili bazı yazılardan öğrendiğimize göre; hastaneye yatmadan önceki şiirleri bir gecede yazmıştır.<br />
<br />
  Lale Müldür şiirinde tabiat birincil önemdedir.Yanılsamalar içerse de!<br />
<br />
  İlahi dinler, metafizik öğretiler, El Simya; tek başlarına ya da birlikte, şiir yazılmasına vesile olmuşçasına, şairin paratonerine yanılsamalarını göndererek, şiirin sezgiyle yaklaşılabilen bir idea olarak, aşkınsal kıymetinin görülmesine olanak sağlamışlardır.Yazı odası dünyadan büyüktür ve Paracelcus gibi; El Simya&#8217;nın remizleriyle yeni bir dil kurduğunun farkındadır.Şiir toplamına bakıldığında; tabiat  tüm materyalist özelliğiyle varlığını kabul ettirir, gerçi tabiat yanılsamalı olarak kodlanıp düğümlenir, ama  materyalist  diyalektik özelliğini muhafaza ederek.Bu bağlamda Lale Müldür şiiri naturalist bir şiirdir yargısında , bulunabiliriz, metafizik- mistik ana damarın yanı sıra.<br />
<br />
  Az önce de işaret ettiğimiz üzre; Ultr-Zone&#8217;da Ultrason&#8217;da; Lale Müldür&#8217;ün daha önceki çalışmalarında gördüğümüz; gizemli hatta simyevi bir dünya kurduğu, şifre, işaretlerle örüntülü  bir yapı  yerine, şiire anlamına nüfuz etmemizi zorlaştıran direnç noktaları oluşturmamış. Kültürlü ve birikimli bir okur, şairin dünyasına katılmakta,  şiirin anlam katmanlarına nüfuz etmede zorluk çekmez. Öyleki şiirin yazıldığı ortam; kritik bir hayat memat meselesinin kendini hissettirdiği, olağanüstü bir durumun şartları içinde bir ortamdır.<br />
<br />
  .Yaşam &#8211; ölüm diyalektiğinde içten bir tevekkül duygusunu esinlediği için; ölüm korkutucu gelmiyor. İstese de kötücül bir deha olamıyor. Belki de şiirinin heyeti umumiyesinin anahtar kelimesinin &#8220; merhamet&#8221; olması bu arınmışlığı sağlıyor. Tragedyalarda olduğu gibi şiire nüfuz ettikçe okurun bir &#8220;katharsis&#8221; yaşaması mümkün. Gotik ve melankolik bir duruşta ısrar edilse bile; garip ama bir tür yaşama sevinci, hayatı olumluyor. Bazan gotik atmosferle birlikte, groteks içerikler de sözkonusu. <br />
<br />
  Şu tespitlerde sonuçta bizim tespitlerimizle bir paralellik göstermekte:<br />
<br />
  &#8220;Lale Müldür &#8220;gizli&#8221; bir dilin de peşindedir. Bu dil, doğrudan olması dolayısıyla ilkel, barbar dildir. Karmaşanın içinde ilkeldir. Bu dil, saydam ve geçirgen olacak ve ne ise o olarak gösterecektir dünyayı: Ara renkler de belirginleşecek, kendini öne çıkaracak, melankolik duyarlık yaşam alanı bulacak, görünür olacaktır. Böyle bir dünyanın kodlarını araştırmak, onları deşifre etmek Müldür&#8217;ün tutkularından biridir ayrıca.&#8221;(7)<br />
<br />
  Ultra-Zone&#8217;da Ultrason&#8217;da; şairin, tüm aşkınsallığına, mistik izleklerine rağmen, bir uygarlık anlayışını da mesele ettiğini gözlemek mümkün.Batı modernitesi hümanizma ve aydınlanma devriminin değerlerini, tarihsel süreçte içselleştirse bile; zamanla teknolojik, bilimsel gelişmeleri insanlık yararına sınırlamadığı için, yıkıcı bir karakter de göstermekte.Yakın zamanda gözlediğimiz, devam eden savaş durumları, bu itirazı zorunlu kılıyor..Bir röportajında vurguladığı gibi bir Doğu- Batı sentezini savunmaktadır. Bu öngörüsünde isabet vardır.Çağdaş düşünürlerde ; Gilles Deleuze, Felix Guattari; Batı uygarlığının bir kapanımı  ( Tekdüzeleşmeyi ) yaşadığını ima ederek, Doğu uygarlığını bir imkân olarak görürler.Nitekim Batı uygarlığını bir yapı bozuma uğrattığınızda pek çok olumsuz öge ürkütücü bir nitelik arzeder.. Uygarlık, askeri güce ya da teknolojik üstünlükle nitelendirilen bir üstünlük asla değil, uygarlık ölçütümüz; bir ülkenin kültürel ve sanatsal birikiminin düzeyidir. Bağdat Kütüphanesi&#8217;ni yağmalayan bir zihniyete &#8220; uygar&#8221; demek mümkün mü? Burada yazılarımda sıklıkla andığım Fransız şairi, Blaise Cendrars&#8217;ın, bir üçüncü dünya savaşını kastederek söylediği cümlesini tekrar etmek istiyorum. &#8220; Bilim ve teknoloji bu akıl almaz hızıyla devam ederse insanlık yeniden mağara çağına dönecektir&#8221;<br />
<br />
   Zira şiirinin arka planında Doğu ve Batı kaynakları, mitolojiden dine kadar bir eşgüdüm içindedir.<br />
<br />
  Ultra-Zone&#8217;da Ultrason&#8217;da; şu iki dize din önderini yücelttir:<br />
<br />
  &#8220; Hastayım hırkanı at üstüme<br />
Ya Muhammed&#8221; (s.88)<br />
<br />
  Benzer bir duyarlık  şu üç dizede kendini gösteriyor:<br />
&#8220; Tam başının üstünde Hz. Ali var<br />
Yeşil bir kumaşla kaplanmış yüzü<br />
En alçakgönüllü halife o &#8220; (s.102)<br />
<br />
  Devamla; Kutb-ı Azam, Gayb erenleri gibi kelimelerle tasavvuftan devşirdiği imgelerle örneklendirmek mümkün. Ama en çok Hz..İsa&#8230;  İsevi inancın simgelerini sıklıkla gözlemliyoruz. Bu anlar gayb anlarına geçişi hissettirmekte. Şiir bir anlamda; gaibden duyulan bir ses değil mi? Çağları aşan bir şiirin belki de özelliği bu. Şiiri yazan özne bu ve benzeri algılarla bir azize; &#8220;patriote du monde &#8220;  olan, yurtsuz, belli bir coğrafyayı mülk edinmeyen azize konumundadır. Merhamet, mazlumluk, masumiyet, bir azizenin sıfatları değil midir? Ama kimi şiirlerde de bir &#8220; anarşist&#8221;i de  gözlemlemek mümkün. Bir yerde evrensel olmak &#8220; vatansız&#8221; olmayı zorunlu kılıyor.Ya da yeryüzünün bütün kavimleriyle ilişki içinde bulunmak.Bu hümanizmaya, bu ütopyyoya insanlığın ihtiyacı var. Şairin ve şiirin işlevi bu anlamda daha bir önem kazanıyor. Ortak bir kardeşlik şarkısı içinde geleceğin hayatını daha insani kılmak için.<br />
<br />
  Gündelik hayatın kırıcılığını, sıradanlığın ne denli katlanılmaz olduğunu en iyi sanatçılar bilir, hisseder. Toplum vasat bir gramerin baskıcı unsurlarıyla örgütlenmiştir. Abdallık değil ama &#8220; aptallık&#8221; bu vasatı biçimlendiren ortak paydadır. Şairin kendini bir sürgünde olma hissi yaşaması normaldir. Lale Müldür;  bu vasatlığa karşı daha tahammülsüzdür, vasatlık acıtır ve pek çok şaire göre de, bu vasat dünyaya karşı çok daha uyumsuzdur. Zaman zaman  dünyadan çıkıp gitmeyi bile arzular.<br />
<br />
  Bir röpörtajda; az okuru olduğunu, belirtiyor. Belki şiirin az okunurluğu, nadirliği bir olumluluk olarak yorumlanmalı. Bu azlık, bu nedrediyet şiire değer kazandıran asıl öge. Agora&#8217;da toplanan &#8220; avam&#8221; için değildir şiir. Şiir ülkesinin kendine has yurttaşları için yazar her şair.<br />
<br />
  Aşk mutsuz eder insanı. Ama bu acının, mutsuzluğun bir soyluluğu içerdiği göz ardı edilmemeli. Belki bu nedenle Aragon &#8220; Mutlu Aşk Yoktur &#8220; demiştir. Lale Müldür&#8217;de aşkın acı ve mutsuzlukla olan birlikteliğine işaret ediyor:<br />
<br />
  &#8220;Aşk, Yüksek Acılar Baronu<br />
Senin yüzünden asla acısız haz<br />
         	duyamıyoruz sonsuza dek<br />
Nereden ve nasıl olursa<br />
Bir kılıç düşüyor ansızın aramıza&#8221; (s.44)<br />
<br />
   <br />
<br />
  Bu dizelerde Tristan ve İsolde adlı Kelt destanına bir gönderme var. Kısaca bu destanı hatırlayalım:<br />
<br />
  Şovalye Tristan; kral olan amcası Marke&#8217;nin evlenmek istediği İsolde ile, kaderin bir cilvesi olarak sevgili olur. Ayrıntılara girmeden, destanı bu cümlelerle özetlemek mümkün.Daha sonra birbirini seven Tristan ve İsolde&#8217;yi takip eden kral ve adamları onları saklandıkları mağarada bulur. Kral gördüklerine inanamaz çünkü Tristan ve İsolde aynı yerde yatıyorlar ve aralarında bir kılıç duruyordur. Yatan iki kişinin arasına konan kılıç, orada namusu sembol etmektedir. Kral bunun üzerine onları saraya tekrar davet eder. Törenle saraya yerleşirler. Ama destan sonra olumsuz olaylarla gelişir ve  mutlu sonla bitmez<br />
<br />
  Bu dizelerde aşk ve mutsuzluğa, aşk ve acıya dair olarak, Kelt destanına gönderme olduğunu düşünmek mümkün..<br />
<br />
  Daha önce yayımlanan &#8220;Seriler Kitabı&#8221;nda da  &#8220; kılıç&#8221; &#8220;metaforu geçmektedir. Kelt destanına gönderme orda da var:<br />
<br />
   <br />
<br />
  &#8220; &#8230; uzun süre kurtlar ve şovalyeler arasında<br />
        Yaşadım sonra<br />
        Ama hep bir kılıç vardı aramızda<br />
        Benzedim mi onlara lara lara &#8220; ( Anemon.s.173)<br />
<br />
   dizeleriyle, imkansız bir aşkı betimler .<br />
<br />
  Şair alışkanlığı, aşınmış mecazları kırarak egemen estetik dilin baskısından dili ve şiiri özgürleştirme serüveni yaşamalı ya da bu serüvene katılma. Ultra-Zone&#8217;da Ultrason; zihinsel bir evrime işaret ettiği kadar; dil olarak ilkel olana, köken olarak ilk olana dönmeyi işaret etmekte. Belli dönemlerde ya da bir gelenek zincirinde, yüksek şiirsel değer taşıyan imge anlayışı, azalan randımanlar yasası uyarınca, zamanla  sıradanlaşabilir. İşte bu anlarda mevcut şiir ortamında bir yenileşme ve değişim  gerekir. Bu yenileşme ve değişim; avangarda olmak zorunda değildir.<br />
<br />
  Cemal Süreya &#8220; Şapkam Dolu Çiçekle &#8220;adlı denemelerine aldığı bir yazısında:&#8221; Şiir konuşma dilinden fazla uzaklaşmamalı&#8221; görüşünü savunur. Ultra-Zone&#8217;da Ultrason&#8217;da; konuşma dili edasında, sözcük konstrüksiyonları içermesi bakımından önemli. Şiirde yenilik yaratmak, yol açıcı olmak için; havada ters parandeler atmanın lüzumu yok. Uşltra-Zone&#8217;da Ultrason; bu bakımdan da önemli bir aşama.<br />
<br />
   &#8220; İlk aşk &#8220; kadar, ilk kez kar yağışını seyreden bir çocuğun saflığına dönülmek istenir. Tekno dünyanın kuşatması bu arzuyu şiddetlendirip daha belirgin kılar. Helikopterde ilk kar yağışını ve ilk aşkı anımsayarak, o eski zamanı özlemle anımsamaya kadar gider:<br />
<br />
  Yalın ilkel bir dil kullanmasına karşın, büyük şairlere has bir feraset içinde aşınmış olanı  reddediyor. Bu bir risk belki; ancak büyük şairler göze alabilir. Sadık Yalsızuçanlar&#8217;ın şu tespitine katılmadan edemiyoruz:<br />
<br />
  &#8220;Gerçek şiir bu değil midir? Bize, &#8216;aa! Böyle de olur muymuş, demek ki böyle de olurmuş!&#8217; dedirtendir..&#8221; (8)<br />
<br />
  Dil yalınlaştığı, basitleştiği, ilkelleştiği, somutlaştığı ölçüde bir ustalığı da aşikar ediyor Çelişki gibi yorumlanması mümkün olan bu durumu, büyük şaire özgü bir hünerle iptal ediyor. Bu şiirsel deneyimin, yeni bir şiir haritasının çizilirken etkili olacağı düşünülebilir. Bu sonucu mihver  yapıtın sahibi istemese de. Şair Oktay Rifat&#8217;ın bir tespitini anmak istiyorum: &#8220; gerçek alıştığımız bir şeydir&#8221; <br />
<br />
  Şairin gerçek konusunda ima ettikleri Oktay Rifat&#8217;ın yargısıyla çakışmakta.&#8221; Kuzey Defterleri&#8221; kitabının  &#8220; Kuzeyde Bir Pencere&#8221; adlı şiirde benzer düşünceler sözkonusu:<br />
<br />
  &#8220;herkes kabul eder ki fotoğraf görüntüsü gerçeklik açısından<br />
mükemmele en yakın aktarımdır, fotoğrafik vizyonun<br />
gerçekliğini reddettiğim gün şeyleri başka türlü görmeye<br />
 başladım. Tıpkı aynada çok uzayan süre ve yoğun bir dikkatle<br />
 kendimize baktığımızda olduğu gibi nesneler uzun süre<br />
 bakıldıklarında tanıdık, bildik olmaktan çıkıyor, sırlarını ele<br />
 vermeseler bile yabancı bir dünyanın kapılarını arıyorlardı<br />
. İlk keşiflerimden biri iç gerçekliğin dış gerçekliğe eşit<br />
olduğuydu&#8230;&#8221;  ( Anemon.s.239 )<br />
<br />
   <br />
<br />
  Ultra-Zone&#8217;da Ultrason&#8217;da, şair; gerçi yalın, ilkel, basit, bir dile dönse de nesnelerle ilişkisinde, mevcut şiir algısının dışında bir yerden gözlüyor eşyaları ve olguları. Dolayısıyla alışkanlıklarla çok bildik hale gelen, bir dil yerine adeta yeni bir dilbilgisi ve sözdizimini, ikame ediyor. Özel adlar, yabancı dilde sözcük ve kavramlar, kişi ve yer adları, şiirsel konstriksiyonu sağlayan yan ögeler. Ayrıntılardan yola çıkılarak başarılan bir kurgu bütünlüğü. Şiir için bu denli ayrıntıları, şiirsel imgenin konusu haline getirmedeki ustalık takdir ve tebrike muhatap olmaya layık. Büyük temalar yerine, sıradan temalarla da büyük şiir yazılabileceğinin ispatlıyor.<br />
<br />
  Dil bağlamında bir yapı bozumu başarmıştır. Mevcut zihinselliğe ve dile karşı girişilen bir yapı bozumu söz konusudur. Bu durum aynı zamanda şiir için bir imkân olarak görülmeli.Yine Sadık Yalsızuçanlar&#8217;ın sözlerinin tanıklığında bu yapı bozuma işaret etmek istiyorum:<br />
<br />
  &#8220;Şair yapısöküme uğratır her şeyi. Düşünürlerin yapıbozamadığı &#8216;iktidar&#8217; ve &#8216;adalet&#8217; olgusunu da şair deşifre edebilir ancak. Onlar kökene inmedikçe rahat etmez. İlkörneğe, köken örneğe, doğru sızmaktır onların kaderi.:&#8221;(9)<br />
<br />
  Dilin ilkel basit hale gelmesi iletişimsizliğin hakim olduğu bir hayatta, belki de iletişimi sahih kılmak gibi bir zorluğu aşmaya da imkân verebilir, bu göstergeler fetişizmi içindeki sallantılı dünyada.<br />
<br />
  Bilinmedik Bir Dilde Erotik Metin  (s.39) adlı şiirle; Bilinmedik Bir Dilde Psikotik Metin (s.51) adlı şiirlerde, hece düzeyinde sözcükleri parçalayarak, neoloji yapıp  ilginç konstrüksiyonları dener. Bundan amaç modern dünyadaki mevcut iletişimsizliğe dikkat çekmektir sanıyoruz.. Bu durum iletişimsizliği aşmanın bir potansiyeli olarak da görülmeli. En azından aşkta; bu iletişimsizliği aşmanın yolunu bir şekilde bulmak zorunda, günümüz modern insanı.<br />
<br />
  &#8216;Ey halklar! Biliyor musunuz ki ben<br />
uzun zamandır tahta kaşıkla<br />
yemek yiyorum. Metalden daha<br />
iyi geliyor. Ahmet bana dedi ki<br />
T.S.Eliot da yerde bir sinide<br />
tahta kaşıklarla yermiş yemeğini,<br />
Ey Halklar! Biliyor musunuz ben<br />
uzun zamandır tahta kaşıkla&#8230;(s.131)<br />
<br />
  Dilin ilkelliği yanında, metal kaşıktan tahta kaşığa, ya da masa yerine sinide yemek yemek sözün ilkelliğine koşut bir ilkelliğe dönüşü de işaret eder. Daha genel bağlamda modernizmden bunalan insanın, ilkel, otantik olana dönüş arzusunu önceler mahiyettedir. Hem bu iletişimin modernitenin  bir gösterenler, galaksisine dönüştüğü, iletişimin bu çokluk yüzünden imkânsızlaştığı, insanların iletişim yollarını bulamadıkları bir dünyada, böylesi bir geri çekilme, ilkelliğe dönmek  doğru bir seçenek belki de.<br />
<br />
  Heiddeger&#8217;ci bağlamda kurallarla, yapay burjuva inceliklerle, davranış kalıplarıyla özetle personaların zorunlu olduğu, &#8220;onlar alanı&#8221;ndan; &#8220;otantik olan&#8221;a dönüşü mümkün kılmak için, maskelerini çıkaran modern insan, gerçek varoluşunu keşfedecektir.Zaten şair ontolojik hakikate ve varoluşa &#8220; hayatın değil hayatın anlamının &#8220; peşinde olmakla  ulaşır.Ne günlük hayatın meta ilişkileri, ne de günümüz dünyasının &#8220; göstergeler fetişizmi&#8221; içindeki &#8220; değersiz ve aşağı dünyayı&#8221; kabul eder.Trajik düzeyde en saf manada bir var oluş ise; kayıp bir hayata ağıt yakarak, mümkündür.Belki bu yüzden Oscar Wılde:&#8221; Hayat kaybettikçe sanat kazanır&#8221; cümlesinde olduğu gibi, şair de &#8220; hayatın anlamını&#8221;  &#8220; hayatın kendisine &#8220; kurban etmiyerek , gerçek varoluşuna sahip çıkar .Nietzsche&#8217;ci bağlamda; şairlerin, &#8220; üstün insanlar &#8220; olduğunu iddia etmekte mümkün.<br />
<br />
  &#8220;Çünkü ancak yıkılan evde hazine vardır&#8221;<br />
&#8220;Ego kırılacak<br />
Beden kırılacak<br />
Kalp kırılacak<br />
Her şey kış ışığı gibi kırılacak ki<br />
Yeni bir başlangıç olsun&#8221; (s.87)<br />
<br />
  Ultra-Zone&#8217;da Ultrason , bu bağlamda bir keşiftir.<br />
<br />
  Yine ilkel olana dönüş bağlamında, &#8220;Uzak Fırtına&#8217;daki ilk şiirlerinden biriyle, az önce zikrettiğimiz şiir arasında benzerlik kurmak mümkün.<br />
<br />
  &#8220;Tropikleri düşünüşümü yanlış anlıyorlardı<br />
Yorgun, kısır kültürlere bir tepkiydi oysa bu<br />
İlkel bir sesi özleyiş. Gizemin yeniden aranışı<br />
Bir kaçıştı belki. Uzak bir kaçış.<br />
Kaçmak istediğim onca şeyi bilselerdi&#8230;.<br />
&#8220; MAYALARI ASLA ANLAMAYACAĞIZ&#8221;  ( Anemon.s.95)<br />
<br />
  Ultra-Zone&#8217;da Ultrason; yaşantı birikimi ve eşyaya bakışta yeni bir algı biçimini geçerli kılıyor.&#8221; Bu, evrenle çok yönlü karşılaşması ve şiirin birikiminden çok insanoğlunun yeryüzündeki yaşantı birikiminden yararlanma becerisidir&#8221;(10)<br />
<br />
  Bir kimlik bölünmesi söz konusu değildir. En baştan beri kentli bir entelektüel olarak modern bir beni varlığını hissettirir. .<br />
<br />
  Hatta kent ortamında flaneurden söz etmek mümkün sanıyorum. Geleneksel benle, modern ben arasında hissedilmesi mümkün bir gerilim, en başta iptal edilmiş; bu gerilimi ve çelişkiyi, hızla kapayıp, mesafe almak isteyen, kimi &#8220;muhafazakar&#8221; şair kadınlar da gözlemlenen, şizofrenik bir parçalanma söz konusu değil. Belki bu özgüven ve tutarlılık nedeniyle; geleneksel olana saldırı ve işgal niyeti yok &#8220;muhafazakar&#8221; şair kadınların aksine. Ama devam eden, parçalanmayan modern beninin hissettiği ağrılarını, aşikar kılmaktan da çekinmez.<br />
<br />
  İlk şiir kitabı &#8220; Uzak Fırtına&#8217;da başardığı çok seslilik, yalınlığına rağmen ; Ultra-Zone&#8217;da Ultrason&#8217;da devam ediyor<br />
<br />
  LM adlı şiir bir yolculuğu özetler. Şairin hikayesi ve yolculuğu. İçten, yalın ve güzel bir şiir:<br />
<br />
  Neler neler geçmiş hayatımdan<br />
Ne yüksek ne alçak noktalar<br />
Ne çıldırtıcı titreşimler<br />
Ne de kıçıma yediğim onca iğne<br />
&#65533;<br />
Hadi gel götüreyim seni<br />
Narin bir vals gibi<br />
Hayatımın güzel noktalarına<br />
&#65533;<br />
Şu karanlık köşede<br />
Herkesin lanetlediği<br />
Kristal bir küllükte<br />
Yanan bir sigara gibi<br />
Eriyorum, ölgünüm, bitiğim ben de. (s.108)<br />
<br />
  Hikmet bağışlanan, ama yukarda vurguladığımız modern bene rağmen, bazen Doğu&#8217;lu biçimde tezahür eden nadir bilgeliği, elbet öncelikle bir şair olarak, bunun yanı sıra menkibesiyle, efsanesiyle, geleceğin hafızasında yer etmeyi hak eden soylu bir şair Lale Müldür.<br />
<br />
  Esinle yazan bir şair, hikmet unsuru zaten kendini belli ediyor. İlk dize Tanrısaldır cümlesini hatırlıyorum  Valery&#8217;nin. &#8220; Le premier vers est Dieu.&#8221;<br />
<br />
  Şairin ilhama verdiği önemi şu cümlelerinden anlıyoruz:<br />
<br />
  &#8220;. Ben esine bağlı olarak yazıyorum. Yazdıktan sonra doğu mu, batı mı, kuzey mi, güney mi bilmiyorum; tekrar okuduğumda anlıyorum. Dolayısıyla &#8220;görünmez bir el&#8221;in yazdığına inanıyorum &#8220;(11)<br />
<br />
   <br />
<br />
  Yine kendi ifadesiyle:&#8221; Tinin kendi acısını taşıması için seçtiği bir bireydir şair.&#8221;. Buradan yola çıkarak şairlerin seçilmiş insanlar olduğunu söylemek mümkün ve Lale Müldür&#8217;ün saçlarına Tanrı&#8217;nın rüzgarının değdiğini söyleyebiliriz. Ama o bir manastırın kalabalığında değil, şiir ülkesinin en yüksek burcunda  tek başına yaşadığını iddia etmek mümkün. Her sözcük bir imgeyle bağlantılıdır, nesneler  bir ikon gibi somutlaşır. Belki bütünsellik söz konusu değildir, parçalar yekpare olarak birer mozaik oluşturur. Bu nedenle merkezi değil bir kök sap,  halinde dağılır. Bu durum hem özneyi hem de nesneyi özgürleştiren bir niteliktir. Mistik eda, arzuyu bastırmaz. Arzuyu özgürleştiren bir tutum içindedir pek çok şiirinde.<br />
<br />
  Şiirlerinin geneline bakıldığında; sanatsal yetkinlik, bir bilim adamının disiplinli çalışması, dikkati ve yöntemiyle alaşım  halinde düşüncesini uyandırıyor.Esinle ,doğaçlama ve kısa sürede yazılmasına rağmen, son derece disiplinli, özenli bir çalışma. Çünkü bilimle yakın bir ilişki içinde şair. Kuantum fiziği ve matematik. Bir de ışık metaforu türevleriyle birlikte sıkça yer almakta. Günlük zaman ve mekandan, Tanrı&#8217;nın zamanına geçişler ve eşikler söz konusu.<br />
<br />
  Günümüzde &#8220; somut şiir&#8221; olarak , bazı şairlerce sunulan girişimin örneklerini, Lale Müldür  yirmi yıl önce &#8220;tipografik&#8221; bir biçim olarak zaten keşfetmiş.Bu nedenle günümüzdeki bu girişimler ; Amerika&#8217;yı yeniden keşfetme, gayreti olarak değerlendirilebilir. Pek çok manifesto, pek çok yenilik iddiasına rağmen, edebiyat dünyası vasat yeniliklerin çöplüğüne dönüştüğüne tanık oldukça; Lale Müldür&#8217;ün  sağlam dokulu şiiri daha bir önem kazanmakta.Üstelik ilk kitabı &#8220; Uzak Fırtına&#8221;yla keşfettiği çok seslilik, Ultra-Zone&#8217;da Ultrason&#8217;da devam etmekte.<br />
<br />
  Şiir hakkında Lale Müldür&#8217;ün ütopyasına, gelecek öngörüsüne bir şair olarak coşkuyla katılmamak elde değil:<br />
<br />
  &#8220;İçinde yaşadığımız kıraç dünya çok az şiir alanı bıraktı.  Ama bu kıraç dünya bile bir serapa, bir ütopyaya hatta yaşanılası güzel bir yere dönüşebilir, bir şairin her şeye kadir ellerinde ( 12 )<br />
<br />
   Lale Müldür 2007 Altın Portakal Şiir ödülüne ;&#8221; Ultrazone&#8217;da Ultrasone&#8221; şiir kitabıyla değer görüldü.Ödülün takdir ve tebrik cümlesiyle bu yazıyı nihayetlendirmek galiba en doğrusu:<br />
<br />
  &#8220;Çağdaş ruhsallığın en gerilimli ve çetrefil alanlarında çalışırken, hem şiirden beklentilerin sınırlarını alabildiğine genişletmiş, hem de dünya algısında sarsıcı dönüşümler yaratan bir şair &#8220;<br />
<br />
   <br />
<br />
  (1): Anne Ben Barbar mıyım. LM Y.Lale Müldür.s.51<br />
 (2) :.Hüseyin Avni Cinozoğlu. Lirka&#8217;ya Akan Irmak Yalınses Y..s.80<br />
 (3): Lale Müldür.Anne Ben Barbar mıyım.LM Y.s.52<br />
 (4): Lale Müldür. Anne  Ben Barbar mıyım. LM.Y. s.52<br />
 (5): Hayriye Ünal.Hece  Dergisi.Aralık 2006.<br />
(6):Hüseyin Avni Cinozoğlu. Patika Dergisi.60.sayı<br />
(7)::www.sadikyalsızuçanlar.net/turkce.com<br />
(8) :www.sadikyalsızuçanlar.net/turkce.com<br />
(9): www.sadıkylsızuçanlar.net/turkce.com<br />
(10): Hayriye Ünal.Hece Dergisi.Aralık 2006<br />
(11):kitap-lık.dergisi.Ekim 2006.S.98<br />
(12): Lale Müldür.Anne Ben Barbar mıyım.LM.Y.s.39<br />
<br />
   <br />
<br />
  *: Ultra-Zone&#8217;da Ultrason.Lale Müldür.Yapı Kredi Y. I.Baskı.Nisan 2006]]></description>
		<pubDate>Wed, 25 Aug 2010 14:47:52 +0000</pubDate>
		<guid>http://forum.tabut.net/topic/93923-lale-muldur-thiiri/</guid>
	</item>
	<item>
		<title>İspanyol Edebiyatı</title>
		<link>http://forum.tabut.net/topic/92840-yspanyol-edebiyaty/</link>
		<description><![CDATA[İspanyol Edebiyatı, İspanya'da yazılan edebiyat yapıtlarını kapsar. İspanya'nın ulusal dili olan Kastilya  lehçesinde kaleme alınan yapıtlar İspanyol edebiyatının ana bölümünü oluşturmakla birlikte, Katalan dili ve Galicia lehçesinde yazılmış yapıtlar da bu kapsamda sayılır.<br />
<br />
İS 711'de başlayan Arap istilası sonrasında, İber Yarımadası'nda konuşulan Latince giderek yerel bir dile dönüştü. 9. yüzyılda iç bölgenin kuzeyindeki Burgos kenti dolaylarında ortaya çıkan Kastilya lehçesi, İspanya'nın Arap istilasından kurtulmasıyla güneye doğru yayılma gösterdi. 11. yüzyılda Madrid ve Toledo dolaylarında konuşulan bu dil, 15. yüzyılda Kastilya ve Aragon krallıklarının birleşmesiyle İspanya'nın resmi dili oldu.<br />
<br />
<strong class='bbc'>Orta Çağ</strong><br />
<br />
11. yüzyıldan kalma bilinen ilk İspanyol edebiyatı metinleri Arap harfleriyle Kastilya lehçesiyle yazılmış, yalnızlık ve sevgi gibi ince duyguları dile getiren kısa şiirlerdir. Daha sonraları ise Avrupa'nın tümünde yaygınlık kazanan kahramanlık destanları, İspanya'da da yaygın bir edebiyat türü oldu. Bunlar arasında en önemlisi olan ve 12. yüzyıldan günümüze ulaşan Poema (Cantar) de Mio Cid adlı 3.750 dizelik, yazarı bilinmeyen şiir El Cid lakabıyla tanınan Kastilyalı soylu Ruy Diaz de Vivar'ın başından geçen olayları anlatıyordu. Fransız destanlarının yanı sıra, aynı dönemde dinsel konulu şiirler de yazılıyordu.<br />
<br />
Öte yandan, 1085'te Toledo'nun Arap istilasından kurtulmasıyla bu kent, doğu dillerinden yapılan çeviriler için bir merkez olmuştu. Bu çeviriler ise düzyazı türünün gelişmesinde önemli bir etken oldu. Kelile ve Dimne (1251) adlı fabl türünde bir yapıtın çevirisi, İspanyolca yazılmış ilk öykü örneğidir. Düzyazıda Kastilya lehçesinin Latince'nin yerini alması 13. yüzyıl ortalarında Kastilya ve Leon Kralı X. Alfonso'nun çabalarıyla gerçekleşti. Kral Alfonso'nun desteklediği çeviri ve derleme çalışmaları sonucunda klasik metinlerin yanı sıra, doğu, İbrani ve Hıristiyan metinlerinin içerdiği bilgiler yerel dile kazandırılmış oldu.<br />
<br />
Şiir türünde ise Fransız etkisi taşıyan manastır kökenli, dinsel, öğretici ya da yarı tarihsel konulara yer veren ve bilgili okurlara seslenen yeni bir akım gelişti. Bu akım çerçevesinde adı bilinen en eski İspanyol şairi olan Gonzalo de Berceo (1195-1268), içten bir deyiş ve duygusal bir anlatımla azizlerin yaşamları ve Meryem'in mucizeleri gibi konuları işleyen şiirler yazdı.<br />
<br />
14. yüzyıl edebiyat açısından dikkate değer bir yaratıcılık dönemiydi. Kral Alfonso'nun yeğeni Juan Manuel'in 50 ahlak öyküsünden olşan bir derlemesi öykü türünün başlangıcı sayılırken, Juan Ruiz'in Libro de Buen Amor (1330) adlı şiir kitabı bu dönemin başyapıtlarındandır. Kral Arthur öykülerinin İspanyolca'ya çevirilerek okunması sonucunda ilk İspanyol romanı sayılan El caballero Cifar (1305) adlı şövalye romansı kaleme alındı. Gene aynı dönemde Garci Rodriguez de Montalvo'nun yazdığı Amadis de Gaula, içerdiği doğaüstü serüvenler ve yarattığı duygusal etkiler nedeniyle 200 yıl önemini korudu.<br />
<br />
15. yüzyılda şiir türü İtalyan etkisi altında yeniden bir canlanma gösterdi. Juan Alfonso de Baena, Francisco Imperial, Santillana ve Juan de Mena gibi şairler İspanyol şiirinin biçim ve içerik yönünden zenginleşmesine önemli katkılarda bulundular. Yazarı belli olmayan Danza de la Muerte adlı şiir ise ölüm ve kurbanları arasındaki karşılıklı konuşmalar yoluyla toplumdan bir kesit sunarken, daha sonraki yüzyıllarda gelişecek olan tiyatro türünü müjdeliyordu.<br />
<br />
<strong class='bbc'>Altın Çağ </strong><br />
<br />
1479'da İspanya'nın Aragon ve Kastilya krallıklarının yönetiminde bir birliğe kavuşması, basım yönteminin bulunması, Kristof Kolomb'un Amerika'yı keşfi ve İtalya ile kurulan kültür alışverişi İspanyol Rönesansının başlamasında etken oldu. 16. ve 17. yüzyılları kapsayan altın çağ  İspanyol edebiyatının en görkemli dönemidir. Dönemin başlangıcında yazarı bilinmeyen Comedia de Calixto y Melibea (1499) adlı roman bir başyapıt niteliği taşıyordu. Halkın uzun bir süre beğendiği şövalye romanslarının yerini bir yandan İtalyan edebiyatından etkilenen ve kırsal yaşamı yücelten pastoral roman, bir yandan da kökeni İspanya'da olan pikaresk roman aldı. Şövalye  romansına tepki olarak doğan ve sevimli bir serserinin yaşamöyküsünü konu alan pikaresk romanın ünlü örneği yazarı bilinmeyen Lazarillo de Tormes'tir (1554). Gene de, bu çağın en ünlü romanı Miguel de Cervantes'in kaleme aldığı ve yarattığı Don Kişot ile uşağı Sanço Panza karakterleriyle çağdaş romanın ilk örneklerinden sayılan Don Kişot'tur (1605-1615).<br />
<br />
Orta Çağ kilise oyunlarından esinlenerek gelişen İspanyol tiyatrosu bu dönemde Lope de Vega'nın oyunlarıyla sanatsal doruğa ulaştı. Sayısı 1.800'ü aşan oyunları ustalıklı bir sahne tekniği sergiliyor ve çapraşık olay örgüleri içeriyordu. Lope de Vega'yı izleyen başarılı oyun yazarları arasında Tirso de Molina ve Pedro Calderon de la Barca sayılabilir.<br />
<br />
Bu dönemde şiir türünde de önemli gelişmeler oldu. Şair Garcilaso de la Vega İtalyan şiirinde kullanılan ölçüleri Kastilya lehçesiyle yazdığı şiirlere uygulayarak İspanyol lirik şiir geleneğini başlattı. Ünlü gizemci şairlerden San Juan de la Cruz, Aziz Juan de Yepes y Alvarez ile Azize Teresa dinsel konuları işlerken, Luis de Gongora y Argote çok süslü bir dille, yoğun imgeler ve karmaşık bir sözdizimi içeren şiirler kaleme aldı.<br />
<br />
<strong class='bbc'>18. ve 19. Yüzyıllar</strong><br />
<br />
18. yüzyılda İspanyol edebiyatında Fransız edebiyatının etkisi sürdü ve Yeniklasikçilik  Akımı'na bağlı kalındı. Edebiyat yönünden bir önceki yüzyıla göre sönük geçen bu dönemde, ortaçağ İspanyol kültürüne yönelik araştırmalar sonucunda doğan eski-yeni tartışmaları edebiyatta eleştirel bir yaklaşımın doğmasını sağladı. Dönemin önemli yapıtları arasında José de Cadalso y Vasquez'in Noches lugubres (1789-1790) adlı düzyazı yapıtı ile José Francisco'nun Fray Gerundio (1758) adlı yergisi sayılabilir. Diego Gonzales  ile Juan Melendez Valdes  gibi şairler ise şiir türüne bir ölçüde canlılık getirdiler.<br />
<br />
19. yüzyılda Avrupa'da yaygınlık kazanan Romantizm Akımı'nın etkileri İspanyol edebiyatında ancak 1830'larda görülmeye başladı ve kısa süreli oldu. İspanya'da Romantizmin önde gelen adları arasında Don alvaro, o la fuerza del sino (1835) adlı oyunuyla şair ve oyun yazarı Angel de Saavedra ve Don Juan Tenorio (1844) adlı oyunuyla yazar José Zorilla sayılabilir.<br />
<br />
1850'den sonra ise şiir türünde romantik duyarlılık korunmakla birlikte, bu akımın biçimselliğinden kaçınan Gustavo Adolfo Bécquer, Ramon de Campoamor y Campoosorio ve Gaspar Núñez de Arce gibi yeni şairler ortaya çıktı.<br />
<br />
İspanyol romanı 19. yüzyılın ikinci yarısında önemli bir gelişme göstererek yerel gözlem ve betimlemelere yer veren bir bölgesel roman niteliğine büründü. Pedro Antonio de Alarcon'un El sombrero de tres picos (1874), José María de Pereda'nın Peñas arriba'sı (1893) bölgesel romanın önde gelen örnekleri arasındadır.<br />
<br />
<strong class='bbc'>Çağdaş Dönem</strong><br />
<br />
19. yüzyılın sonlarından başlayarak baş gösteren siyasal ve toplumsal sorunlar yazarları birtakım değerleri gözden geçirmeye yöneltti. Bunun sonucunda İspanyol romanı daha ciddi amaçlı boyutlar kazanırken, eleştirel, piskolojik ve felsefi denemeler de önem kazandı. Roman ve deneme yazarlarından oluşan bu 98 Kuşağı İspanyol edebiyatının dünya çapında saygınlık kazanmasını sağladı. Bunlar arasında en ünlüsü olan Miguel de Unamuno denemelerinde ulusal sorunları ele alırken, Niebla (1914) gibi romanlarında kişiliğin temellerini irdeledi. Takma adı Azorin olan José Martínez Ruiz ise eski edebiyat kurallarına ve İspanyol kırsal yaşamına yeni bir yorum getirdi.<br />
<br />
20. yüzyılın başlarında önde gelen adlar arasında romancı Ramon Perez de Ayala ile lirik şair Juan Ramon Jimenez sayılanilir. Jimenez'in izinden giden ve 1927 Kuşağı adıyla bilinen şairler arasında ise çağdaş akımlardan etkilenen, karmaşık imge ve simgelerle yüklü şiirler yazan Antonio Machado, Jorge Guillen, Federico Garcia Lorca, Pedro Salinas ve Rafael Alberti gibi şairler vardı. Lorca yoğun bir şiirsellik taşıyan Bodas de Sangre (1933) ve La Casa de Bernarda Alba (1936) gibi oyunlarında yarattığı karakterlerin tutkularını hem geleneksel çerçevede, hem de evrensel boyutta sergiledi.<br />
<br />
İspanya İç Savaşı (1936-1939) sırasında birçok yazarın yurtdışına gitmesi, İspanyol edebiyatının gelişmesinde bir duraklama yaratırken, savaş deneyimi edebiyata değişik gerçekçilik anlayışları getirdi. Örneğin Camilo Jose Cela'nın Pascual Duarte (1942) şiddet öğeleri içeren bir gerçekçilik akımını başlattı. 1950'lerde ise Toplumsal Gerçekçilik anlayışıyla romanlar yazıldı.<br />
<br />
İç Savaş sonrasında ise Gabriel Celaya, Blas de Otero ve Claudio Rodriguez gibi şairler salt şiirsellikten uzaklaşarak daha yalın bir dille, toplumsal içeriğe de yer vererek şiirler yazdılar.<br />
<br />
<strong class='bbc'>Kaynaklar</strong> <br />
<br />
    * Christoph Strosetzki, Geschichte der spanischen Literatur, Tübingen: Niemeyer, 1996, ISBN 3-484-50307-6 (Almanca)<br />
    * Hans-Jörg Neuschäfer, Spanische Literaturgeschichte, Stuttgart: Metzler, 2006, ISBN 3-476-01857-1 (Almanca)<br />
    * Hans U. Gumbrecht, Eine Geschichte der spanischen Literatur, Frankfurt am Main: Suhrkamp 1998, ISBN 3-518-58062-0 (Almanca)<br />
<br />
<br />
<span style='color: #C0C0C0'><span style='font-size: 8px;'>wikipedia</span></span>]]></description>
		<pubDate>Wed, 23 Jun 2010 18:40:39 +0000</pubDate>
		<guid>http://forum.tabut.net/topic/92840-yspanyol-edebiyaty/</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Devrim Edebiyatı</title>
		<link>http://forum.tabut.net/topic/92091-devrim-edebiyaty/</link>
		<description><![CDATA[1917&#8217;de Ekim Devrimi gerçekleştiğinde Rus edebiyatı gerek 19. yüzyılın büyük birikimi, gerekse 20. yüzyıl başlarındaki öncü akımların etkisiyle canlı bir yapıdaydı. Devrim&#8217;le birlikte fütürizm, akmeizm gibi Devrim öncesinde doğan akımlar yeni boyutlar kazanırken kültürü yalnızca sınıfsal bir olgu olarak gören proleter kültür hareketi de gelişti. Dönemin Kültür Bakanı Lunaçarski, devletin yayın olanaklarını tüm akımlara açarak bu gelişimi hızlandırdı. Şiirde fütürizmin etkisindeki Mayakovski, akmeizmi izleyen Anna Ahmatova ve Osip Mandelstam, imgeci ve geleneksel şiiri sürdüren Yesenin&#8217;in yanısıra, Boris Pasternak, Dimitri Furmanov, Yuri Olesha, Aleksandr Fadayev gibi isimler ululararası ün kazandı. Proleter kültür hareketi ise önemli bir temsilci çıkaramadan etkinliğini yitirdi. Romanda ve teorik eserlerde ise birçok isim ve eserinin Ekim Devrimi&#8217;yle doğrudan ya da dolaylı olarak etkili bir ilişkisi oldu. Maksim Gorki, devrim öncesi üretkenliğini devrimden sonra da sürdürdü. Mihail Zoşçenko, Leonid Leonov, A.N. Tolstoy da aynı dönemde etkin olan diğer yazarlar oldular. İşte Ekim Devrimi&#8217;nin edebiyattaki yaratım sürecinde olan isimlerden bazıları: Maksim Gorki Rus edebiyatının en önemli isimlerinden Maksim Gorki sosyalist gerçekçi yazımın öncüsü politik bir eylemciydi. 1 Mayıs marşının söz yazarı da olan Gorki, 1905'de Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'ne resmi olarak üye oldu ve Bolşeviklerle beraber hareket etti Gorki eylemleri ve makalelerinin yanında en önemli eserleriyle de Devrim&#8217;in yaratım ve etkilem sürecinde önemli bir rol üstlendi. Gorki, &#8216;Ana&#8217;, &#8216;Ekmeğimi Kazanırken&#8217;, &#8216;Benim Üniversitelerim&#8217;, &#8216;Halk Düşmanı&#8217;, &#8216;Küçük Burjuvalar&#8217; gibi eserleriyle bir ülkenin tarihinde yaşanan zorlukları ve acımasızlıkları ele aldı. Fyodor Vasiliyeviç Gladkov Toplumsal gerçekçilik akımının önemli yazarlarından Gladkov, devrimin en etkili yazarları arasında sayıldı. &#8216;Çimento&#8217; adlı romanıyla sosyalist gerçekçiliğin ve proletarya romanının kurucusu sayılan Gladkov, &#8216;Enerji&#8217;, &#8216;Çocukluk Hikâyesi&#8217; gibi kitaplarıyla da sosyalizmde insan ilişkilerinin &#8216;yenilenmesi&#8217; ve işçi sınıfının yüceltilmesi konularıyla ilgilendi ve eleştirel gerçekçiliğini sürdürdü. Vladimir Vladimirovic Mayakovski Büyük şair Mayakovski 1917 Ekim Devrimi'ni çoşkuyla karşılayanlar arasındadır ve devrimin başlıca sözcülerindendir. Devrim sonrası çıkan iç savaşta Mayakovski sanatını propaganda afişlerinde göstermeye başlar. Duvarlarda, direklerde binalarda Mayakovski'nin hazırladığı propaganda afişleri yer alır. Ekim devrimi ile Rusya'da fütürizmin gelişmesinin aynı döneme denk gelmesi nedeniyle fütürizm bir tür komünist fütürizm olarak algılanır ve bir araya gelen fütürist sanatçılar halka seslenmeye başlar. &#8216;&#8217;Mayakovski'nin şiirlerinden pek bir şey anlamıyorum ancak onun meydanlarda savaşacak bir uzman olduğunu hissediyorum. Onun yazdıkları siyasi açıdan belki tartışılabilir. Şiirlerinde çok fazla politik bir şey yok, insanları bir şeye davet eder bir hava yok. Şiiri komünistleri birleştirmeye yetmez. Ama politik bakış açısının doğru olduğuna inancım sonsuz.&#8217;&#8217; (Lenin) Lenin her zaman Mayakovski&#8217;nin edebi gücünden ve güçlü konuşmasından yararlanmaya çalıştı. Mayakovski de Devrim süresince &#8216;gerçekçi&#8217; ve işlevsel eserler oraya koydu. John Reed Amerikalı gazeteci John Reed, Amerika'daki Komünist Parti'nin kuruculanndan ve Masses isimli solcu gazetenin başyazarı aynı zamanda. Meksika Devrimi hakkında izlenimlerini yazan Reed, ardından Rusya'ya gidip Ekim Devrimi'ne tanık oldu. &#8216;Dünyayı Sarsan On Gün&#8217; isimli kitabını yazan Reed, Ekim Devrimi&#8217;nin önemli tanıkları arsında yer aldı. Reed ve yapıtları için Lenin övgü dolu sözler söylemişti. Redd'in hikayesi 1982&#8217;de sinemaya da aktarıldı. Nikolay îvanoviç Buharin 1906'dan sonra Rus Sosyal Demokrat Partisi üyesi olan ve Lenin'in Bolsevikleriyle erkenden ilişki kurarak, Martov'un Menşeviklerine karşı duran Buharin, Bolşevik Parti'nin kritik iç çatışma döneminde, bir tür fırsatçılık örneği göstererek Stahn'i destekleyince gözden düşmekte gecikmedi ve "sağa kaymakla" suçlandı. 1938'de "Partiye, sosyal demokrat devlete ve yoldaş Stalin iktidanna karşı suç işlemek"le suçlanarak idam edildi. En önemli eserleri arasında &#8216;Tarihsel Maddecilik Kuramı ve Dünya Ekonomisi&#8217; ile Lenin&#8217;in önsözüyle yayımlanan &#8216;Emperyalizm&#8217; yer alıyor. Kari Kautsky Friedrich Engels'le birlikte çalışan Kari Kautsky Devrim&#8217;in 1914'e kadar Marksizmin, sosyalist hareket içindeki en önemli teorisyenleri arasında sayılıyor. Kautsky, Nisan 1917'de şekillenen Alman Bağımsız Sosyal Demokrat Hareket'in kurucularındandı. Georgi Valentinoviç Plehanov Marksizmin Rusya'daki ilk propagandacısı olan Plehanov,. Marx ve Engels'i Rusça'ya çevirdi ve Cenevre'de ilk Rus Marksist örgüt olan Emeğin Kurtuluşu'nu kurdu. Rus Sosyal Demokrat Partisi'nin 11. Genel Kurulu'ndan sonra Menşeviklerin tarafına geçti. A.N Tolstoy Tolstoy&#8217;un yazarlık kariyeri 1907 yılında çıkardığı bir şiir derlemesiyle başladı. Devrimin ilk yıllarında göçmen olarak Paris'te yaşadı. Daha sonra ülkesine geri döndü. İki kez, edebiyata yaptığı katkılardan ötürü Stalin Ödülü'nü kazandı. İkinci Dünya Savaşı sırasında enerjisini gazeteciliğe verdi ve cephe ile ilgili pek çok deneme kaleme aldı. <a href='http://www.ntvmsnbc.com/id/25019121/' class='bbc_url' title='Harici bağlantı' rel='nofollow external'>http://www.ntvmsnbc.com/id/25019121/</a>]]></description>
		<pubDate>Fri, 30 Apr 2010 18:41:57 +0000</pubDate>
		<guid>http://forum.tabut.net/topic/92091-devrim-edebiyaty/</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Ruben Dario</title>
		<link>http://forum.tabut.net/topic/92073-ruben-dario/</link>
		<description><![CDATA[<span style='font-family: Arial Black'>Ruben Dario</span><br />
<br />
(18 Ocak 1867, San Pedro de Metapa, Nikaragua-6 &#350;ubat 1916, Leon, Nikaragua)<br />
<br />
F&#233;lix Rub&#233;n Garcia Sarmiento, takma ad&#305; olan &#8216;Rub&#233;n Dario&#8217;yu, Gongora ve Quevedo&#8217;nun Alt&#305;n &#199;a&#287;&#305;&#8217;ndan beri &#304;spanyol dilindeki en taze ve en &#246;zg&#252;n &#351;iirlerle &#246;l&#252;ms&#252;zle&#351;tirdi. Yetenekli bir k&#305;sa &#246;yk&#252; emek&#231;isiydi de. Nikaragua&#8217;da uzak bir k&#246;yde do&#287;du, &#231;ocuk dahi, &#231;al&#305;&#351;malar yapmak i&#231;in, erkenden Leon&#8217;a gitti. Verlaine&#8217;in ve Mallarm&#233;&#8217;nin Parisi&#8217;ne k&#305;sa bir yolculu&#287;a kar&#351;&#305;n -on&#252;&#231;&#252;nc&#252; ya&#351;g&#252;n&#252;n&#252; eve d&#246;n&#252;&#351;te kutlad&#305;- donuk bir taklit&#231;isi olarak Victor Hugo&#8217;nun lirine s&#305;k&#305;ca sar&#305;ld&#305;. Ulusal K&#252;t&#252;phane&#8217;de i&#351;e ba&#351;lamas&#305;, ona, Klasikler&#8217;i &#231;al&#305;&#351;mas&#305; i&#231;in bir s&#252;re zaman sa&#287;lad&#305;, ama sonra Salvador&#8217;a ve daha sonra1886-1890 aras&#305;na kar&#351;&#305;l&#305;k gelen can al&#305;c&#305; y&#305;llarda kalaca&#287;&#305; &#350;ili&#8217;ye gitti. &#350;ilili &#231;evirmenler ve &#351;air arkada&#351;lar arac&#305;l&#305;&#287;&#305;yla, sanat&#305;na, Azul&#8217;da  (1888) erken ama teredd&#252;tl&#252; bir ifadesini bulan Modernizm yolunda derin etki eden Frans&#305;z Parnasyenleri&#8217;ne(1) ve Dekadanlar&#305;&#8217;na(2) adamak&#305;ll&#305; yak&#305;nl&#305;k duymaya ba&#351;lad&#305;. &#214;teki iki &#231;al&#305;&#351;mas&#305;, Prosas profanas &lt;Z&#305;nd&#305;k d&#252;zyaz&#305;lar&gt; (1896) ve Cantos de vida y esperanza &lt;ya&#351;am ve umut &#351;ark&#305;lar&#305;&gt; (1905), &#351;iir ya&#351;am&#305;nda, &#304;spanyol-Amerikal&#305; yaz&#305;n tarihinde eksen y&#305;llar&#305; olan y&#252;kseli&#351; noktalar&#305;n&#305; temsil eder. &#214;zellikle bu kitaplarla, Dario, &#304;spanyol &#351;iirini, (&#231;o&#287;unlukla &#304;spanya&#8217;daki) &#231;a&#287;da&#351;&#305; vasat &#351;airlerin onu bat&#305;rm&#305;&#351; olduklar&#305; s&#305;radan ve hikayemsi durumdan kurtard&#305;. Dario, b&#252;y&#252;k Frans&#305;z &#351;airlerin (Baudelaire, Verlaine, Laconte de Lisle, Rimbaud, Mallarm&#233;) kimi &#246;l&#231;&#252;sel deneylerini &#304;spanyolca&#8217;ya uyarlayarak, &#351;iirin &#246;zerkli&#287;ine ikna olarak ve ba&#351;kalar&#305;n&#305; buna ikna ederek, t&#252;m &#351;iir standardlar&#305;na devrim getirdi ve sanata yeni bir ya&#351;am verdi; ona, &#304;spanyol naz&#305;m&#305;nda olanakl&#305; oldu&#287;u o zamana dek bilinmeyen bir esneklik, tuhafl&#305;k ve m&#252;zik ak&#305;tt&#305;. <br />
<br />
<br />
Sanat ya&#351;am&#305;n&#305;n t&#252;m karga&#351;al&#305; d&#246;nemi boyunca, Dario, &#246;yk&#252;ler yazd&#305; ve romana bile el att&#305;: Eduardo Poriner&#8217;le birlikte Emelina (1887); El hombre de oro &lt;Alt&#305;n adam&gt; (1897) ve Oro de Mallorca &lt;Mayorka Alt&#305;n&#305;&gt; (1913). Anlat&#305;lama y&#246;nl&#252; g&#252;&#231;l&#252; e&#287;ilime ba&#351;&#305;ndan beri sahipti: Azul&#8217;dan &#246;nce bile, &#231;ok say&#305;da anlat&#305;sal &#351;iir yay&#305;nlam&#305;&#351;t&#305;. Azul&#8217;la, d&#252;zyaz&#305;lm&#305;&#351; &#351;iiri, &#351;iirsel hikayeyi tan&#305;tt&#305;, ve 1887 ile 1890 aras&#305;, &#8216;Cuentos nuevos&#8217; &lt;Yeni &#246;yk&#252;ler&gt; ba&#351;l&#305;&#287;&#305; alt&#305;nda toplamay&#305; tasarlad&#305;&#287;&#305; t&#252;rl&#252; t&#252;rl&#252; hikaye kaleme ald&#305;. Bununla birlikte, Prosas profanas&#8217;ta t&#305;rman&#305;&#351;a ge&#231;en d&#246;nem boyuncayd&#305; ki, yay&#305;na -yaln&#305;zca eksiksiz sanat&#231;&#305;l&#305;&#287;&#305;yla de&#287;il dramsal yo&#287;unlu&#287;u ve &#246;zg&#252;nl&#252;&#287;&#252;yle de iyi olan- en iyi &#246;yk&#252;lerini g&#246;nderdi. K&#305;sa &#246;yk&#252;ye imgelem ve bir &#351;a&#351;k&#305;nl&#305;k &#246;&#287;esi a&#351;&#305;layarak ve ondan &#246;nce yaln&#305;zca, Poe ve Hoffmann&#8217;&#305;n &#246;&#287;rencisi olan co&#351;umcu (romantik) &#304;spanyol yazar Gustavo Adolfo B&#233;cquer&#8217;in d&#246;n&#252;&#351;t&#252;rmeye &#231;al&#305;&#351;m&#305;&#351; oldu&#287;u sonraki &#231;a&#287;da&#351; d&#252;zyaz&#305;da devrim yaparak, onda yeni pencereler a&#231;t&#305;. Dario, sanat&#305;nda ilerledik&#231;e, ge&#231; ondokuzuncu y&#252;zy&#305;l Frans&#305;z yaz&#305;m&#305;n&#305;n t&#252;m yeni kaynaklar&#305;ndan yararland&#305;: yaln&#305;zca manzaran&#305;n de&#287;il mitoloji ve insan tiplerinin ele&#351;tirisi; m&#252;zi&#287;e g&#246;re bi&#231;im alm&#305;&#351;, &#8216;ritornello&#8217;lu(3), izlekli (tema), &#231;e&#351;itlemeli bir kompozisyon; dilin &#351;iirselle&#351;tirilmesi, mecaza ili&#351;kin olan&#305;, ayr&#305;m&#305; ve m&#252;ziksel olan&#305; sonuna dek aray&#305;&#351;. &#304;fadesini, Amerikal&#305;&#8217;n&#305;n ve &#304;spanyol&#8217;un, y&#246;reselin ve evrenselin, &#231;a&#287;da&#351;&#305;n ve eskinin eriyip kayna&#351;mas&#305;na izin vererek geni&#351;letti. Genel tonu, &#231;okekinli, karma&#351;&#305;k, &#231;oklukla eften p&#252;ften, yapay ve &#246;zenle se&#231;ilmi&#351; t&#252;rdendir.<br />
<br />
<br />
Dario, &#231;a&#287;da&#351; &#351;iirin s&#246;zc&#252;l&#252;&#287;&#252;n&#252; yapt&#305; ve bir t&#252;r tam yetkili ola&#287;an&#252;st&#252; el&#231;i olarak Avrupa&#8217;da ve iki Amerika&#8217;da bir hayli &#231;ok gezdi. Ama yengileri, yaln&#305;zca, tam da, bohem varl&#305;&#287;&#305; boyunca, ki&#351;ili&#287;inde ifadesini bulan ve ac&#305;l&#305; bir bi&#231;imde ya&#351;ay&#305;p durdu&#287;u &#231;&#246;k&#252;&#351;&#252; ile -kad&#305;nlar, alkol, uyu&#351;turucular- ka&#231;&#305;n&#305;lmaz olarak ortaya &#231;&#305;kan &#252;z&#252;nt&#252;leri ve s&#305;k&#305;nt&#305;lar&#305; denli b&#252;y&#252;k ve fazlayd&#305;. <br />
<br />
<br />
(1) Parnasyenler: "Sanat, sanat i&#231;indir" ilkesine ba&#287;l&#305; kalm&#305;&#351; bir &#246;bek 19. y&#252;zy&#305;l &#351;airi. Leconte de<br />
Lisle, Banville, Sully-Prudhomme, Verlaine, Copp&#233;e, ve J. M. de Heredia gibi adlar&#305;, bu ba&#351;l&#305;k alt&#305;nda anmak, olanakl&#305;. Bu ad, onlara, 1866 ile 1876 y&#305;llar&#305; aras&#305;nda &#231;&#305;kard&#305;klar&#305; derginin &#8216;Parnasse contemporaine&#8217; &lt;&#199;a&#287;da&#351; Parnassus&gt; ad&#305;n&#305; ta&#351;&#305;mas&#305; nedeniyle verildi. &#8216;Parnas&#8217; ya da &#8216;Parnassus&#8217; ise, Grek mitolojisine g&#246;re, dokuz sanat tanr&#305;&#231;as&#305;n&#305;n (m&#252;z) ya&#351;ad&#305;&#287;&#305; da&#287;a kar&#351;&#305;l&#305;k gelir. <br />
<br />
<br />
(2) Dekadan: Ayn&#305; bi&#231;imde, &#231;&#305;kard&#305;klar&#305; derginin ad&#305; &#8216;Le D&#233;cadent&#8217; oldu&#287;u i&#231;in, bu adla an&#305;lan bir &#246;bek 19. y&#252;zy&#305;l yaz&#305;n insan&#305; ve onlar&#305;n sanatsal ilkelerine ba&#287;l&#305; kalm&#305;&#351; izleyicileri. S&#246;zl&#252;k anlam&#305;: Fr. &#199;&#246;km&#252;&#351;, batm&#305;&#351;.  <br />
<br />
<br />
(3) Ritornello: &#350;iirsel madrigali olu&#351;turan, birden d&#246;rde kadar olan &#252;&#231; sat&#305;rl&#305;k bentleri izleyen iki<br />
sat&#305;rl&#305;k bent. &#8216;Madrigal&#8217; ise, bir t&#252;r Orta&#231;a&#287; &#304;talyan m&#252;zi&#287;i bi&#231;imi. <br />
<br />
<br />
Angel Flores<br />
&#304;ngilizce&#8217;den &#231;eviren: Ula&#351; Ba&#351;ar Gezgin]]></description>
		<pubDate>Thu, 29 Apr 2010 19:30:33 +0000</pubDate>
		<guid>http://forum.tabut.net/topic/92073-ruben-dario/</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Afrika Dilleri-Geleneksel ve Çağdaş Edebiyatı</title>
		<link>http://forum.tabut.net/topic/91084-afrika-dilleri-geleneksel-ve-cadhdath-edebiyaty/</link>
		<description><![CDATA[Afrika, dünyanın, dil durumu en büyük çeşitlilik gösteren (buradaki dillerin sayısı binden az değildir) ve en az bilinen bölgesidir. Yüz yıldan bu yana önerilen dil sınıflandırmalarının hepsi tartışma konusu oldu ve J.Greenberg'in son sentezi de kesinlikle kabul edilmedi. Kıtanın kuzeyinde, arapçanın güçlü etkisi altındaki hami-sami dilleri yaygındır. Güney'de ise, az sayıda insanın konuştuğu hoisan dillerine rastlanır. İkisi arasındaysa, en büyük bölümü Zaire, Uganda ve Tanzanya'nın kuzeyinden geçerek Kamerun'dan Kenya'ya uzanan bir çizginin güneyine inen iyi belgelenmiş ve uzunca bir zamandan beri de bilinen bantu dil grubunun ağır bastığı "zenci-afrika dilleri" alanı yer alır. Üzerinde en fazla tartışılan konular, güney-sahra sını-rıyla Bantu'nun kuzey sınırı arasında bulunan (ve gerek dillerin, gerekse yorumlanmalarının en büyük çeşitlilik gösterdiği) bölgenin kimi dilleriyle ilgilidir. Bu alandaki görece bilgisizlik (günümüzde incelemeler çoğalmaktadır) Afrika'ya ilişkin araştırmaların yeniliğinden kaynaklanır.<br />
<br />
Afrika kıtasının keşfi ve sömürgeleştirilmesi ancak XIX.yy.'da ve yavaş yavaş gerçekleşti; sömürgeciler, özellikle de Fransızlar, Afrika dillerini değerlendirmeye pek önem vermediler. Öte yandan, zenci - af-rika uygarlıkları sözlü uygarlıklardır ve kültür, yazı yoluyla değil, ses (insan sesi, davul, düdük) ve bellek (kolektif bellek ve kimi uzman bireylerin belleği) yoluyla iletilir. Elimizde bulunan tüm belgeler, görece yeni (en eskilerinden biri, yani arap harfleriyle yazılmış bir suahili şiiri, 1714 tarihini taşır) ve yerli olmayan ama Araplar ve Avrupalılar gibi bu dilleri konuşanlar tarafından derlenmiş belgelerdir: ilk sözlük derlemeleri XVII. yy. sonlarında başlar, ancak XIX. yy.'ın ikinci yarısında yoğunlaşır. Hint-avrupa dillerinin bütünlüğünü büyük bir başarıyla ortaya koyan karşılaştırmalı dilbilim, kendi yöntemini zenci Afrika dillerinin çokfarklı olan alanına, öznelliğe düşmeden uygulayamazdı. Bu dillerin tarihleri yoktu ve yazılı kaynaklar hem çok azdı, hem de yalnızca sözdağa-rına ilişkindi. Bu diller üzerine ilk sentezler ancak XIX. yy, sonlarında başladı. W.H. Bleek, bantunun dil birliğini 1860'a doğru ortaya koydu; ilk genel sınıflandırmalar, yani, F.Müller'in sınıflandırmaları ve bütün zenci afrika dillerini (bir yandan bantuyu, öte yandan tüm öbür dilleri) tek bir aile içinde toplayan K.Lepsius'un sınıflandırması, 1880'e doğru ortaya atıldı. XX. yy. başlarında iki yeni senteze, yani C.Meinhof'un ve D. Westermann'ın sentezlerine rastlıyoruz. Sonuncu sentezde hami, bantu ve sudanca olarak üçlü bir bölünme öneriliyordu. Hoisan dilleriyse, bazen hami diline bağlanmış, bazen de ayrı olarak ele alınmıştı. Bu sınıflandırma, hoisan dillerini ayıran ve tüm zenci afrika dillerini, bantuyu kapsayan geniş bir zen-ci-afrika dil ailesi içinde toplayan fransız M.Delafosse ile fransız L.Homburger tarafından eleştirildi. En son ortaya atılan J, Greenberg'in sınıflandırmasıysa (1955; 1963'te yeniden gözden geçirilmiştir) 730 ayrı dili göz önünde bulundurur ve dört büyük öbeğe ayırmayı önerir. Bu öbekler şunlardır: dördü içinde en benzeşmez öğeleri kapsayan ve en çok eleştirilmiş olan nil-sahra ailesi; nijer-kongo (ya da kongo-kordofan) ailesi; hoisan ailesi (özellikle Hotanto ve Boşimanlar'ın şaklamalı dilleri); son olarak da sami (arapça ve etyopya dilleri), berberi, mısır (eski mısırca ve kıptice), kuşi ve en önemlisi hausa olan kimi zenci afrika dillerini (Çad grubu) kapsayan (ve Greenberg'in "afrika-asya" diye nitelediği) hami-sami ailesi.<br />
<br />
Nil-sahra dilleri alanı, Mali ve Nijer'e (Songhay) kadar genişleyen ve Çad.Orta-Afrika Cumhuriyeti, Sudan, Kenya, Uganda ve Zaire'ye uzanan kesikli bir bölgeyi kapsar ve altı grup ya da aile içerir. Bunlar, en karmaşık ve en benzeşmez öğelerden oluşan nil-çad grubundan başka songhay, sahra (kanuri.tubu), maban, koman ve fur gruplarıdır. Nil-çâd grubu, dörde bölünür: en önemlileri merkezi sudan dili (sara, lugbara, lendu, mangbe-tu) ile özellikle mubi dillerini kapsayan doğu sudan dili, bir de Sudan ile Etyopya sınırında konuşulan dillerdir.<br />
<br />
Nijer-kongo (ya da ona bağlanabilecek bir kordofan diller grubu nedeniyle Kongo-Kordofan) ailesi, 32 tropikal ve güney afrika ülkesinde 200 milyondan çok insan tarafından konuşulan ve 800'ü aşkın dili kapsayan bir topluluk oluşturur.<br />
<br />
Bu aile 6 gruba bölünür:<br />
<br />
1. Özellikle Senegal'den Sierra Leone'ye uzanan kıyı bölgelerini (fulani, uolof, sererce, diola) kapsayan batı atlantik grubu (kırk dolayında dil);<br />
<br />
2. Senegal'in doğusundaki Gine, Fildişi Kıyısı ve Liberya'nın içleriyle Mali'nin güneyindeki bambara, malinke, mande, soninke gibi kimi önemli dilleri kapsayan mande grubu ya da mandegil grup (yirmi dolayında dil);<br />
<br />
3. Yukarı Volta'yı, Fildişi Kıyısı, Gana, Togo ve Benin'in (eski Dahomey) kuzeyini kapsayan volta ya da gur grubu (70 dolayında dil; mosi dili bu grubun en önemli dilidir);<br />
<br />
4. Bir önceki grubun güneyindeki yoruba, ibo, akan, fon, eve, kru, vb. birçok topluluk tarafından konuşulan dilleri kapsayan kva grubu (70 dolayında dil);<br />
<br />
5. Kamerun, Orta-Afrika Cumhuriyeti'nin güneyi, Zaire'nin kuzeyi ve Sudan'ın güneyinde, batıdan doğuya yayılan doğu Adamaua grubu (yirmi dolayında dil);<br />
<br />
6. Özellikle Nijerya'nın doğusundaki birkaç dilin (efik, tiv) eklendiği bantu dillerince oluşturulan Benue - Kongo grubu (500'ü aşkın dil).<br />
<br />
Çok farklı yapılarda olmalarına karşın, zenci-afrika dilleri sesbilimsel ve dilbilgi-sel birçok ortak özellik taşır. Sesbilgisi düzeyinde, ses perdelerinin (söylemin tonal yapısını davullu mesajlar iletir) ve yoğunluk vurgusunun ayırt edici işlevi; başlardaki genizsileştirilmiş ünsüzlerin (mb, nd ya da ng) sıklığı ve ünlüler dizgesinin zenginliği (açık ve kapalı e ve o ayrımı, birçok genizsil ünlü). Dilbilgisel düzeyde, fiil çekimi, görünüş belirtilmesine, zamanın belirtilmesinden daha büyük bir önem kazandırır; ad, çoğu kez aynı kategoride yer alan ve kendine özgü bir heceyle belir-ginleştirilen varlık ya da nesneleri bir araya getiren bir sınıflar sistemiyle bütünleşmiş durumdadır.<br />
<br />
Otuz dolayında zenci-afrika dilini bir milyonu aşkın kişi konuştuğu halde, konuşan sayısı üç milyonu bulan ancak on dil vardır. Bu dil çeşitliliğine karşı koymak için, geniş coğrafi bölgelerde ikincil dil olarak konuşulan "ilişki dilleri" gelişmiştir. Bunlar, kültürlü müslümanların edebiyat dili ve kıtanın en çok konuşulan dili olan arapça, suahili (Kenya'dan Mozambik'e değin Afrika'nın doğusu, Zaire' nin doğusu), lingala (Zaire'nin batısı), bambara (Mali, Gine, Fildişi Kıyısı), hausa (Nijerya'nın kuzeyiyle bu ülkeyi çevreleyen bölgeler), vb. dillerdir. Nihayet, sömürgeleştirmenin kalıtları olan avrupa dilleri (ingilizce, fransızca, portekizce), kültürlü sınıflar tarafından konuşulmakta ve çoğu kez birçok devlette dil bakımından birleştirici öğe rolü oynamaktadır.<br />
<br />
<span style='font-size: 8px;'><span style='color: #C0C0C0'>nuveforum.net</span></span>]]></description>
		<pubDate>Mon, 01 Mar 2010 21:34:19 +0000</pubDate>
		<guid>http://forum.tabut.net/topic/91084-afrika-dilleri-geleneksel-ve-cadhdath-edebiyaty/</guid>
	</item>
	<item>
		<title>10 Efsane Atla Zamanda Dörtnala</title>
		<link>http://forum.tabut.net/topic/90966-10-efsane-atla-zamanda-doertnala/</link>
		<description><![CDATA[&#304;nsanlar tarih boyunca onun s&#305;rt&#305;nda yolculuk etti. &#304;&#351;gal,istila, talan,medeniyet ,&#351;an &#351;&#246;hret ve para da onlar&#305;n nal sesleriyle geldi. Bunlardan 10'u ard&#305;nda silinmeyen izler b&#305;rakt&#305;...<br />
<br />
<br />
<span style='font-family: Arial Black'><img src="http://forum.tabut.net/uploads/monthly_02_2010/post-14712-12671252627797.jpg" class='bbc_img linked-image' alt="Eklenen görüntü: monthly_02_2010/post-14712-12671252627797.jpg" /> </span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style='font-family: Arial Black'>Bukefalos: B&#252;y&#252;k &#304;skender'in at&#305; M&#214;: 356-326</span><br />
<br />
&#304;skender ve Bukefalos( &#246;k&#252;zba&#351;) M&#246; 344'te kar&#351;&#305;la&#351;t&#305;lar.&#304;kisi de 12 ya&#351;&#305;ndayd&#305;. Tessal&#305; bir at t&#252;ccar&#305;  en iyi atlar&#305;n&#305; &#304;skender'in babas&#305; Makedonya kral&#305; 2.Phillopos'un saray&#305;na getirmi&#351;ti. Bukefalos &#231;ok h&#305;r&#231;&#305;nd&#305; ve hi&#231; bir biniciye tahamm&#252;l edemiyordu. &#304;skender babas&#305;ndan izin al&#305;p at&#305;n &#252;zerine atlad&#305;. G&#246;zlem yetene&#287;i sayesinde at&#305;n kendi g&#246;lgesinden korktu&#287;unu anlam&#305;&#351;t&#305;. At&#305; g&#252;ne&#351;e do&#287;ru &#231;evirdi ve  Bukefalos sakinle&#351;ti. O g&#252;nden sonra ayr&#305;lmaz oldular. At&#231;&#305;l&#305;k uzmanlar&#305; Bukefalos'un bir akhal teke ya da bir Fergane at&#305; oldu&#287;unu san&#305;yor: Orta Asyal&#305; bu atlardan her ikisi de hiyerar&#351;inin en &#252;st basamaklar&#305;na yer al&#305;r. Bukefalos, &#304;skender'i b&#252;y&#252;k ko&#351;turmada ad&#305;m ad&#305;m izledi...<br />
<br />
At bir keresinde Hazar denizi k&#305;y&#305;s&#305;nda ka&#231;&#305;r&#305;lm&#305;&#351; ,h&#305;rs&#305;zlar onu getirince &#304;skender o kadar sevinmi&#351;ti ki onlar&#305; &#246;d&#252;llendirmi&#351;ti. Bukefalos'un M&#246; 326'da &#246;ld&#252;&#287;&#252; bilinir. &#304;skender o tarihte Hydaspes nehri yak&#305;nlar&#305;nda Kral Poros'u yendi. T&#252;m eski &#304;skender &#246;yk&#252;lerinde at&#305;n bu sava&#351;ta &#246;ld&#252;&#287;&#252; belirtilir. Atlar&#305; bu kadar &#231;ok seven &#304;skender'in Bukefalos ad&#305;na bir kent kurmas&#305; &#351;a&#351;&#305;rt&#305;c&#305; de&#287;ildir...Bukefala &#351;ehri bug&#252;ne kalmam&#305;&#351;t&#305;r,ama arkeologlar Kuzey Hindistan'da Hydaspes nehri kenarlar&#305;nda kentin izini aramaktad&#305;rlar... <br />
<br />
Ntv Tarih: Ay&#351;en G&#252;r]]></description>
		<pubDate>Thu, 25 Feb 2010 19:15:25 +0000</pubDate>
		<guid>http://forum.tabut.net/topic/90966-10-efsane-atla-zamanda-doertnala/</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Tasavvuf Edebiyatında Ceviz Simgesi</title>
		<link>http://forum.tabut.net/topic/90803-tasavvuf-edebiyatynda-ceviz-simgesi/</link>
		<description><![CDATA[<em class='bbc'>Metin Bobaroğlu<br />
</em><br />
<br />
<br />
<p class='bbc_center'><strong class='bbc'>Tasavvuf Edebiyatında Ceviz Simgesi</strong><br />
</p><br />
<br />
<br />
<br />
 <br />
Bilindiği gibi dünya edebiyatında simgesel anlatım çok yaygındır. Bu edebiyatın bir betimleme sanatı olmasıyla yakından ilgilidir. Felsefi kavramların açık seçik olmasına ve yalnızca insan usuna yönelik oluşturulmasına karşın, edebi metinler akıl ve duyguya aynı anda seslenebilmek için simgesel betimlemelere ağırlık vermiştir.<br />
<br />
Tasavvuf edebiyatının edebiyat yazımı içinde özgün bir yeri vardır. Çünkü onun kullandığı simgeler yalnızca günlük yaşam duygu ve ruh hallerine yönelik değil, aynı zamanda belli bir erek-bilimsel bağlamda eğitim amaçlı, simgesel anlatım yolunu tutmuştur. Bu anlatı kişiliğin yeniden kuruluşu için yöntemli bir yol izlemektedir. Tasavvufa göre doğal bilinçle kendini sınırlamış insanın var oluş gayesine göre kişiliğinin yıkılıp yeniden özgürce yapılandırılması gerekir. Bu yeniden yapılanma süreci; seyr-i sülûk diye adlandırılmıştır. Bu içsel dönüşüm süreci individüel olduğundan, içsel yaşantılar zihnin kavramlarıyla açığa vurulamamaktadır. Görünmeyeni görünür kılmak için ise sanatsal bir yolla bu yaşantı ve deneyimler görünür âlemden bazı benzetmeler, misaller ve alegoriler ile eşleştirilerek dile getirilmiştir. Simgesel anlatımın kavramlarla açıklanamayanı betimlemede kullanılması yanında, bir de dinlerin dış yorumunun doğuracağı baskı ve taassuptan sakınmak için şifreleme amaçlı kullanıldığı da görünmektedir. Zaten Tasavvuf taassubun karşıtı olarak ortaya çıkmış bir anlatım dilidir. Dünyadaki diğer mistik geleneklere oranla Türk Tasavvufu, simgesel anlatımda daha büyük üstatlar yetiştirmiştir. Bu dili doruklara taşıyan sûfi, ozan, şair ve ediplerin sayısı oldukça çoktur. Sûfiler, insanın var oluş gayesiyle ilgili Tanrısal sırları şifreli bir biçimde dile getirerek cahillerden saklayıp ariflere açmışlardır. Bir sûfi öz deyişi şöyle der; Ehline helâl, na ehle haram Bu şifreleme belli bir geleneğe bağlı olarak oluşturuldu için, geleneğe bağlanmayan insanlar bu dili anlayamazlar. Bu simgesel dile sûfiler Kuş-dili demişlerdir. Yunus Emre bir beytinde şöyle der: Süleyman kuşdili bilir dediler, Süleyman var, Süleyman&#8217;dan içeru.<br />
<br />
Feriduttin-i Attar adlı bir sûfi Mantık-ı Tayr adlı (ki kuşdili demektir) bir özgün eser yazmıştır. Bu kuşdilini öğrenmek isteyen talipler, önce nefs terbiyesinden geçirilir; arınma ve aydınlanma aşamalarından geçirilerek ahlâkı güzelleştirilir ve ondan sonra sırlara agâh olurlar. Sırlar talibe derece, derece açılır. Talip sırların yükünü kaldıramadığı zaman göğsü genişletilir yani anlayış, nitelik ve kapasitesini artıracak mistik deneyimler uygulanır. Bu sırlar için Hz. İsa inci deyimini kullanmış ve incileri domuzların önüne atmayın demiştir. Simgelerin hem örtücü hem de açıcı özellikleri vardır. Simge akıldan çok sezgiye hitap ettiği için belli bir ruh olgunluğu ve belli bir estetik duyarlık olmadan örtüleri kaldıramaz. Antik Mısır menfiz tapınağının girişinde yüzü peçeli bir kadın heykeli bulunmaktadır. Bu heykel İsis&#8217;in heykelidir ve üstünde ilginç bir yazı bulunmaktadır: Hiçbir ölümlü yüzümdeki örtüyü kaldırıp yüzümü göremez.<br />
<br />
Sûfî geleneğimizin kökleri çok eskiye dayanır. Bir yanı Hint de bir yanı Eski Mısır dadır. Sûfînin deneyimlediği mistik haller dile getirilemez olduğundan zorunlu olarak simge alegori ve teşbih sanatını kullanmışlardır. Kavramlar olguları tanımlar, ruhsal halleri ve duygulanımları değil. Ruhsal haller ancak benzetme dili ile anlatılabilir. Her ruhsal hâl onu deneyimleyen insan sayısı kadar farklılık arz eder. Bu nedenle hiç kimse bir diğerinin yaşadığını tam olarak bilemez ve kendi yaşadığını da tam olarak dile getiremez. Bu nedenle ancak işaret eder. İşte bu işaret dili simgesel bir dildir. Yinelersek, kavramlar olgulara karşılık gelirken, simgeler yaşantılara karşılık gelir. Bu bakımdan sûfîlerin simge dilini seçmeleri keyfi değildir. Ruhsal deneyim ve iç görüler simgesel bir temsil yoluyla zihne ulaşırlar. Buna en iyi örnek rüyalardır. Freud un da belirttiği gibi rüyalar yorumlanmaya muhtaçtırlar ve bu ancak rüyaların simgesel yapısını çözmekle olanaklıdır. Kavramlar tek anlamlıdır buna karşın simgeler ise çok anlamlıdır. Her simge bir anlam çoklusunu birliğe getirici rol oynar. (simbolon: bireşim)<br />
Rüyalarda ortaya çıktığı gibi bazı simgeler arketipal bir nitelik taşırlar. Bu türden simgeler iradî değildir. Bu nedenle ortaya çıktıkları kişilerce de bilinmezler. Ancak ruh çözümleme üstatlarınca (mürşit) anlamlandırılırlar. Diğer bazı simgeler ise iradî olarak gizleme amaçlı ya da şifre olarak kullanılmıştır. Bu tarz bir şifreleme ise ancak belli bir gelenek içinde olanaklıdır.]]></description>
		<pubDate>Sun, 14 Feb 2010 08:32:14 +0000</pubDate>
		<guid>http://forum.tabut.net/topic/90803-tasavvuf-edebiyatynda-ceviz-simgesi/</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Çocuklar İçin Edebiyatta Tür Sorunu</title>
		<link>http://forum.tabut.net/topic/90467-cocuklar-ycin-edebiyatta-tur-sorunu/</link>
		<description><![CDATA[<b>Mustafa Aldı / TİMETÜRK <br /><br /></b>Şimdilik &#8220;Çağdaş Çocuk Hikayeleri&#8221; dizisinden çıkan on kitaplık ilk seri yayımlandı. Kitapların tamamı Farsça&#8217;dan çevrilmiş. Yalnız tür ayrımı noktasında sıkıntılar var. <br /><br />Çocuklar için edebiyatın türlerini farklı şekillerde tasnif etmek ve değerlendirmek mümkündür. Roman, hikâye, masal, destan, biyografi, anı, gezi yazısı, tiyatro, fen kitapları, şiir vb türlerde eserler veriliyor. Ya da çeviri olarak yayımlanıyor.<br /><br />Bunun öncesinde, çocuklar için edebiyat alanında yer alan yazılı malzemenin, nasıl adlandırılacağı da başlı başına bir sorundur. Türkçe literatürde, çocuklar için edebiyatın teorik sorunlarına eğilen eğilme iddiasında bulunan birçok çalışmada; çocuklar için edebiyatı ürünlerinin tasnifinde tam bir ortalık sağlanamamıştır. Çocuklar için edebiyatın niteliğine ilişkin genel ölçütlerinin tam olarak oluşmadığı ülkemizde, bir çocuk kitabının türünü belirlemek çoğu zaman mümkün olmamaktadır. Bundan dolayı çocuk edebiyatı alanında çocuklara dönük olarak hazırlanan kitapların hangi türlere göre yazıldığı, kitapların yazıldıkları türün özelliğini ne derece gösterdikleri konusunda esaslı değerlendirmeler yapmak ve bu noktada ölçütler getirmek, çocuklar için edebiyat alanı açısından gereklidir. <br /><br /><b>Karışan türler</b><br /><br />Bu çerçevede Neva Çocuk Yayınlarından &#8220;Çağdaş Çocuk Hikayeleri&#8221; dizisinden çıkan on kitaplık seriye değinmek gerekiyor. Kitapların tamamı Farsça&#8217;dan çevrilmiş. İçinde İranlı yazarların ağırlıkta olduğu dizide sadece bir kitap farklı. Claire Jobert tarafından kaleme alınan Minik Farenin Duası adlı kitap bu. Diğer kitaplar ise şunlar: İbrahim Hasan Beygi Aya Bak, Kilimdeki Tomurcuk , Sarı ve Beyaz Balık, Nahit Şehidi Affet Beni Anne, Mecit Şefi Ağacın Duası, Meryem Cemşidi Kardan Adamın Şarkısı, Nurettin Zerrinkilk İpek Böceğinin Hikayesi, Efsane Şabannejat Badem Tanesi, Niyaz İsmailpur Allah&#8217;ın Bir Avuç Toprağı. Kitapların görsellerinin oldukça mat oluşu çocukların cıvıl cıvıl kitaplara ya da görüntülere alıştığı göz önünde tutulursa pek alımlı durmuyor. Yine resimlerin kime ait olduğunu da öğrenmek mümkün değil kitaplardan. Kimi kitaplar ise masal türüne ait olduğu halde hikaye olarak yayımlanmış. Kitapların genel düzeni gerek resimleme gerekse ebat açısından masala uygun.Bilindiği üzere masal çağı, 4-5 yasından, 8-9 yaşına kadar sürer. İlkokulun ilk sınıflarındaki çocuklar; kahramanı çocuk olan hikâyelerle hayvan ve tabiat konulu hikâyelerden, masallardan hoşlanır.<br /><br />Hikaye ise biraz daha farklı bir tür. Hikaye, Arapça hikayetten türemiş, anlatma, roman, masal ve olmuş olay anlamında kullanılan bir kelimedir . Sözlük anlamı &#8220;bir sözü ve bir haberi nakil ve rivayet eylemek, bir nesneye benzemek, bir kimseyi fiilen yahut kavlen taklit etmek, bir kimseden bir söz nakletmek&#8221; tir. Kelime ayrıca anlatı, benzetme, tarih, destan, kıssa, masal, lâtife, fıkra hurafe, roman, siyer, menkıbe, maktel vb. birbirinden farklı muhtevalara sahip ve fakat genellikle olaya dayalı anlatım unsurlarını da karşılamaktadır.Bu açıdan bakıldığında Badem Tanesi, İpek Böceğinin Hikayesi, Sarı Balık ve Beyaz Balık, Minik Farenin Duası,Affet Beni Anne, Kardan Adamın Şarkısı ve Allah&#8217;ın Bir Avuç Toprağı masal ya da çağdaş sanat masalı türünde değerlendirilebilecek metinlerdir. Bunun dışında kalanlar ise hikaye olarak anılabilir. Serideki ağırlığın masallar olduğu göz önünde tutulduğunda dizi adının &#8220;Çağdaş Çocuk Hikayeleri&#8221; değil &#8220;Çağdaş Çocuk Masalları&#8221; olarak adlandırılması daha doğru olurdu. Bunun yanında metin uzunlukları ile de bir bütünlük oluşturamıyor dizi. Oysa bu baştan düşünülüp tasarlanabilirdi. <br /><br /><b>Önemli olan öyküdür</b><br /><br />Bu ayrımdan sonra dizide yer alan hikayeleri değerlendirelim. Tabii önce Mehmet Kaplan&#8217;dan hikayenin bize kattıkları ile ilgili önemli bir tespiti hatırlayalım: &#8220;Her hikâyeci bize eseri ile hayatın ve insanın ayrı bir yönünü gösterir. Hikâye anlaşılması son derece güç olan hayatın ve insanın içine adeta bir pencere açar. Günlük hayatta biz hayatı ve insanı dıştan görürüz ve pek az anını biliriz. Hikâyeci bu dış görünüşün arkasındaki gerçekleri keşfeder. Güzel hikâyelerin hemen hepsinde, bilinmeyen bir gerçeğin ifşası vardır. Güzellik, bir nevi ayna, dürbün veya her şeyin en iyi şekilde ortaya konulduğu bir nevi vitrin vazifesini görür.<br /><br />Kaplan&#8217;ın belirttiği, hikaye yazarlarının insanları çok iyi anlayabilme durumu çocuklar için edebiyatta görmek mümkün. Çünkü onlar, insanları hikâyelerinde genel olarak değil özel olarak değerlendirirler.<br /><br />Hikâyeler eğitici malzemeler olarak kullanılacaklarından, çocuğu okuma sürecinde duygusal açıdan eğitir de. Ancak bu bilinçli hikâye yazarlarınca sağlanabilir. Herkes çocuk hikâyesi yazamaz. Bu konuyla ilgili olarak Ülkü Tamer şöyle diyor &#8220;Çocuk Kitabı mı? Öykü Anlatacaksınız...&#8221; başlıklı yazısında: &#8220;1980'lerin başında Türkiye'de bir dönem çocuk kitapları furyası yaşandı. Bir çok ünlü yazarımız çocuk kitabı yazdı.<br /><br />Şimdi o kitaplardan kaçının adını kaç kişi hatırlıyor?<br /><br />Yazarlarının değerini kimse yadsıyamaz. Aralarında edebiyatımızın yüzakları, devleri vardı.<br /><br />Ama yazdıkları çocuk kitapları bugün nerede?<br /><br />Büyüklere yazar gibi yazmışlardı. Çocuğa öykü anlatmaktan çok kendi yazarlıklarını öne çıkarmaya özen göstermişlerdi.<br /><br />Çocuk edebiyatı üstüne hiç kafa yormayanlara, kahramanı çocuk diye, yazdıklarını çocuk kitabı sananlara da rastladık.<br /><br />Çocuk kitaplarında önemli olan sadece öyküdür demiyorum. Öykü bir başına elbette yetmez. "Yazarlık düzeyi" de aynı ölçüde önemlidir. Ama yazarlığı öykünün önüne çıkarırsanız okurunuzun ilgisinden yoksun kalırsınız.<br /><br />Sırf öykü anlatmak için peşpeşe olaylar sıralamaktan da söz etmiyorum. Anlatılan öykünün merak uyandırması, değişik ve çarpıcı olması, hayal gücüyle örülmesi gerekir.&#8221;<br /><br />Çocuğun ruh dünyası, sosyal ve zihinsel gelişimini dikkate aldığımızda çocuklar için öykünün ya da hikayenin belirgin özellikleri olarak görebileceğimiz metnin kısalığı, kişi ve karakterlerin az sayıda ve belirgin olması, çevre betimlemelerinin süssüz ve yalın bir anlatıma sahip olması, zaman dilimi olarak kısa bir aralıkta başlayıp sona ermesi, olayın gerçek veya gerçeğe yakın ancak ilginç bir özellik içermesi, olay akışının düzenli, iç içe geçmeden sürmesi gibi özelliklerin Aya Bak, Kilimdeki Tomurcuk ve Ağacın Duası&#8217;nda yer aldığı görülmektedir. <br /><br />Çocuklar için edebiyatta hikayeler çocuğun yaş seviyesine göre tasnif edilebilir. Okul öncesi dönemde bulunan bir çocuk için, hikayenin görsel malzeme ile donatılmış olması çok önemlidir. Çocuklara yönelik hazırlanan hikayeler de yaşlara göre konu, dil, anlatım ve amaç açısından farklı özellikler bulunur. Adını andığımız kitaplarının okul öncesi ile ilköğretimin birinci kademesinin ilk sınıfları için yazıldığını buna karşın bazı konuların soyut olması nedeniyle(Ülke sınırlarını sorgulama gibi) biraz karışık, biraz dağınık, ama ilginç bir öykü. Metin bu yönüyle büyüklere yönelik öykü metinleri ile çocuk öyküleri arasında köprüdür. Bu kitap, yani Aya Bak çocuklar için yazılmış da olsa, aslında daha çok, çocukların duygularını, özlemlerini ve kaygılarını yakından tanımak isteyen büyükler tarafından da okunmalı...<br /><br />Her üç hikayenin çocukta meydana getirdiği kısa aralıklı sürükleyicilik, çocuğun uzun dönemde iyi bir okuma alışkanlığı kazanmasına da yardımcı olur.]]></description>
		<pubDate>Wed, 13 Jan 2010 14:48:56 +0000</pubDate>
		<guid>http://forum.tabut.net/topic/90467-cocuklar-ycin-edebiyatta-tur-sorunu/</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Yeraltı Edebiyatı ve Felsefesi</title>
		<link>http://forum.tabut.net/topic/90245-yeralty-edebiyaty-ve-felsefesi/</link>
		<description><![CDATA[<br /><b> </b><br /><i>Merve Fergökçe</i> <br /><br />&#8220;Yeraltı&#8221; deyince tam olarak gün yüzüne çıkmamış olanı vurgulayan bir tanım pek de yanlış olmaz: konuşmadıklarımızdan, düşünmediklerimizden, aykırı gördüklerimizden, standart akımın dışında kalan bir yerlerde içten içe kaynayan bir anlatım hatta yakarış ve ilgi çekme biçimi. <br /><br />18. Yüzyıldan günümüze kadar süregelen bu önemli yazı biçimi; öncelikle cinselliğin, şiddetin, insan psikolojisinin dehlizlerinin, inanca ve ahlaka ters düşen her türlü tutumun övüldüğü, yüzlerin etik değerlere ters dönüldüğü bir oluşumdur ve &#8220;normal&#8221;e olan karşı duruşuyla edebiyatı besleyen en önemli kollardan biri haline gelmiştir.<br /><br />Yeraltı edebiyatının nüvelerinden birini oluşturan &#8220;başkaldırı&#8221;nın; kapitalist düzenin gayri ihtiyari oluşturduğu tüm diğer ihtiyaçlar gibi bir ihtiyaç olduğunu ve çoğunlukla gerçekle hayal arasında gezindiğini hatırlatmakta fayda var.<br /><br />Evet, gerçekle hayal arasında. Çünkü yerin altında olanları; uyuşturucu ya da seks bağımlılarını, hayat kadınlarını, transseksüelleri, işsizleri, evsizleri ve bilumum çarpık hayatın &#8211; bastırılmış duyguların &#8211; yansımalarını günlük yaşantımızda, genel geçer ahlak yasalarının izinden giden bilinçaltımızda görmüyor ya da hissedemiyoruz, hatta belki de görmezlikten geliyoruz. Bu tür bir yaşamın gerçekliğine, belki kollardaki iğne deliklerinin acısına ya da küçük hayatını çalarak kazanan bir çocuğun hissettiklerine mümkün olduğunca uzak duruyor &#8211; uzak tutuluyoruz. İşte yer altı edebiyatı bizim görmediklerimizi, duymadıklarımızı ya da &#8220;bulaşmayı&#8221; istemediklerimizi tüm gerçekliğiyle, çoğu zaman erotik bir dille ya da hiç duymadığımız bir jargonla masaya yatırıyor. Anlattığı hikayeler ister gerçek olsun ister kurmaca; tüm kahramanlar aslında bizlerden birileri. Burada zengin, yakışıklı, güzel ya da başarılı insanların göz kamaştırıcı &#8211; hatta belki inandırıcılıktan uzak muhteşem hayatlarına yer yok. Burada kimse süper kahraman ya da &#8220;en iyi&#8221; değil. Çoğunlukla kaybedenlerin toplandığı ve aslında herkesin içinde biriktirdiklerini hep bir elden kanala bıraktığı yer burası. <br /><br />Hikayelerde görülen hayatların tüm cinsiyet, bedensel ya da zihinsel sınır, güç ve beceri farklarını sıfıra indiren, bunun yanı sıra dışında kaldığı diğer hayat anlayışına karşı gerçek kalem kağıtla açık ve kalın çizgiler çizen bir yaşama, başkaldırma ve en önemlisi mücadele biçimi. <br /><br />Bu başkaldırı ve bilinmeyenin gün yüzüne çıkışını aslında günümüz modern toplumunun bir takım ahlaki değerlerden sıyrılmış, edebiyatı, müziği ve diğer sanat dallarını umarsızca tüketen yeni kuşağa mal etmek pek doğru değil. Zira bu akımın ilk hareketleri ve ilk ilham kaynağı, 18. Yüzyılda Sadizm&#8217;in fikir babası diye tabir edebileceğimiz Marquis de Sade&#8217;e dayanır. Sadizm&#8217;in vurgulanmasıyla akla gelen ürkütücü tablonun müsebbibinin aslında 18. Yüzyıl şartlarında canavarlık olarak addedilmesi olsa da günümüz şartlarında çoğu yer altı yazarının çokça kullandığı açık seçik ve korkusuz bir dil haline dönüşmüştür. <br /><br /><br /><br />]]></description>
		<pubDate>Wed, 06 Jan 2010 17:15:30 +0000</pubDate>
		<guid>http://forum.tabut.net/topic/90245-yeralty-edebiyaty-ve-felsefesi/</guid>
	</item>
	<item>
		<title>İngilizce Edebiyat</title>
		<link>http://forum.tabut.net/topic/89415-yngilizce-edebiyat/</link>
		<description><![CDATA[İngilizce Edebiyat, İngilizce olarak icra edilen edebiyat türüdür. Bu alanda eser veren sanatçıların ille de İngiliz olması gerekmez. Polonyalı Joseph Conrad, İskoç Robert Burns, İrlandalı James Joyce, Gallerli Dylan Thomas, Amerikalı Edgar Allan Poe, Hintli Salman Rushdie, Karayipli V.S Naipaul İngilizce olarak birçok edebi eser vermişlerdir. Diğer bir deyişle, İngilizce Edebiyat dünyada konuşulan İngilizce&#8217;nin çeşitli varyasyonları ve lehçeleri gibidir. Akademik alanda, İngilizce Edebiyat, İngilizce üzerinde çalışan bazı bölümlere, ikincil ve üçüncül eğitim sistemlerine ad olabilmektedir. İngiliz Edebiyatı'ndaki çok sayıda yazar çeşitliliğine rağmen, William Shakespeare'in eserleri, İngilizce konuşan dünya genelinde en önemli noktada yer almaktadır.<br /><br />Bu madde, öncelikli olarak Britanya'nın İngilizce olarak yazılmış edebiyatıyla ilgilidir. İngilizce konuşan çeşitli bölgelerin edebiyatları için, sayfanın altındaki ayrıca bakınız bölümünü kullanabilirsiniz.<br /><br /><b> Eski İngilizce </b><br /><br />   <b> Ana madde: Anglosakson edebiyatı</b><br /><br />Eski İngilizce ile yazılmış olan ilk İngilizce eserler, Orta Çağ'ın başlarında ortaya çıkmıştır (bulunan en eski metin Cædmon's Hymn metnidir). Sözlü gelenek, eski İngiliz kültüründe çok güçlüydü ve çoğu edebi eser icra edilmek amacıyla yazılırdı. Böylelikle, epik şiirler çok popülerdi ve Beowulf dahil birçoğu, bugünün Norveççe'sine ya da İzlandaca'sına çok yakın benzerlik gösteren Anglosakson edebiyatı'nın zengin külliyatında günümüze kadar geldi. Günümüze kadar ulaşan el yazılarındaki Anglosakson dizelerinin çoğu, kıtadaki eski Viking ve Alman savaş şiirlerinin muhtemelen "daha yumuşak" bir uyarlamasıydı. Bu şiir İngiltere'ye getirildiğinde, hala bir nesilden diğerine sözlü olarak aktarılıyordu ve aliterasyonlu dizeler'in ya da ünsüz kafiyesinin (günümüz gazete başlıkları ve pazarlama sektöründe bu teknik sıklıkla kullanılmaktadır) daimi varlığı, Anglosakson halkının onu hatırlamasına yardımcı olmuştur. Bu tür bir kafiye Cermen dilleri'nin bir özelliğidir ve Roman dilleri'nin sesli uyaklarından ya da kafiyelerinden farklıdır. Fakat ilk yazılı edebiyat, Aziz Augustinus ve onun müritleri tarafından kurulan ilk Hıristiyan manastırlarınaa dayanmaktadır ve Hıristiyan okuyucuların ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla bir şekilde uyarlandığını düşünmek mantıklıdır. Viking savaş şiirleri, en kaba mısraları olmaksızın dahi, hala kan davalarının kokusunu taşımaktadır ve bunlara ait sesli uyaklar, kulağa kasvetli kuzey havası altında çarpışan kılıçlar gibi gelmektedir: anlatılarda, her zaman için yaklaşan bir tehlike hissi duyulur. Beowulf'un hikayesi boyunca savaştığı canavarlar tarafından nihayetinde ölmesi gibi, herşey, er ya da geç sonlanacaktır. Beowulf'taki hiçbir şeyin baki kalmaması, gençlik ve neşenin ölüm ve üzüntüye dönüşecek olması duyguları Hıristiyanlığa girmiştir ve İngiliz romanının gelecekteki görünümüne hakim olacaktır.<br /><br /><b>Orta Çağ İngiliz Edebiyatı</b><br /><br />Orta Çağ İngiliz Edebiyatı terimi, Orta Çağ İngilizcesi olarak bilinen İngilizce ile yazılmış olan ve yaklaşık olarak 1066 yılında Norman İstilası'ndan Londra-temelli bir İngilizce yapısı olan Chancery Standard'ın yaygınlaştığı ve matbaaların dili düzenli hale getirdiği 1470'lere kadar olan dönemdeki edebiyatı belirtmektedir. İngiliz edebiyatının bu döneminde, Geoffrey Chaucer Canterbury Hikayeleri'ni, the Pearl Poet Sir Gawain and the Green Knight'ı, William Langland Piers Plowman'i yazmıştır ve çok sayıda moralite oyunu ve dini piyes üretilmiştir.<br /><br /><b>Rönesans Dönemi </b><br /><br />  <b>  Ana madde: İngiliz Rönesansı</b><br /><br />Matbaanın 1476 yılında William Caxton tarafından İngiltere'ye getirilmesini takiben, yerli edebiyat gelişmiştir. Reformasyon, edebi İngiliz dili üzerinde kalıcı bir etki yaratacak olan Book of Common Prayer'nın oluşturulmasını sağlayan yerli liturjinin üretimine ilham vermiştir. Hem Kraliçe I. Elizabeth hem de Kral I. James zamanında üretilen şiir, tiyatro ve düzyazı eserleri, günümüzde Erken modern (ya da Rönesans) olarak etiketlenmiş olan edebiyatı oluşturmaktadır. Bu edebiyat, insanı önemli bir konu olarak ele almasından dolayı (büyük oranda İtalya'dan alınan hümanizm sayesinde oluşmuştur) önemli sayılmaktadır. Neredeyse tamamen dini olan Orta Çağ İngilteresi'ndeki edebiyatın aksine, Erken modern edebiyat, okuyuculara daha dünyevi bir edebiyat sunmuştur, fakat şu unutulmamalıdır ki; Erken modern edebiyat, modern sekülerizm ile karşılaştırıldığında, çoğu bakımdan açık bir şekilde dini temelli görünmektedir.<br />Erken Modern Dönem [değiştir]<br /><br />    Daha çok bilgi için: Erken Modern İngilizce ve Erken Modern Britanya<br /><br /><b>Elizabeth Dönemi </b><br /><br /><b>    Ana madde: Elizabeth dönemi edebiyatı</b><br /><br />Elizabeth dönemi, özellikle drama alanında olmak üzere edebiyatta büyük bir gelişmeye sahne oldu. İtalyan Rönesansı antik Yunan ve Roman tiyatrosunu yeniden keşfetti ve bu olay, Orta Çağ'daki eski dini piyeslerden ayrı bir şekilde gelişmeye başlamış olan yeni dramanın gelişiminde etkili olmuştur. İtalyanlar, özellikle Seneca'dan (önemli trajik oyun yazarı, filozof ve Nero'nun özel öğretmeni) ve Plautus'tan esinlenmişlerdir. Fakat İtalyan trajedileri Seneca'nın etiğine karşı olan bir ilkeyi kucaklamıştır: sahnede kan ve şiddet gösterilmesi. Bu tip sahneler, Seneca'nın oyunlarında sadece karakterler tarafından oynanırdı. Fakat İngiliz oyun yazarları İtalya modeline merak duyuyorlardı: belirli bir İtalya aktör topluluğu Londra'ya yerleşti ve Giovanni Floria İtalyan dilinin ve kültürünün büyük bir kısmını İngiltere'ye getirdi. Elizabeth döneminin çok şiddetli bir dönem olduğu ve Rönesans İtalyası'nda yüksek oranda görülen siyasal suikast olaylarının (Niccolò Machiavelli'nin Prens eserinde şekillendirilmiştir) Katolik komplosu korkularını pek yatıştıramadığı da doğrudur. Sonuç olarak, bu tür bir şiddeti sahnede temsil etmek Elizabeth dönemi izleyicisi için muhtemelen daha katartik olmuştur. Sackville ve Norton tarafından yazılmış olan Gorboduc, Kyd tarafından yazılmış olan ve Hamlet için büyük bir malzeme oluşturacak olan The Spanish Tragedy gibi Elizabeth döneminin ilk oyunlarından sonra, William Shakespeare o döneme kadar eşi benzeri görülmemiş bir şair ve oyun yazarı olarak dikkat çekmektedir. Shakespeare, meslek olarak bir edebiyat adamı değildi ve muhtemelen sadece üniversiteye hazırlayıcı bir lise eğitimi aldı. Yazmaya başladığı dönemde İngiliz sahnesini tekelleri altında bulunduran, "university wits" olarak bilinen üniversiteli oyun yazarları gibi, bir aristokrat ya da bir avukat değildi. Fakat, çok yetenekli ve inanılmaz bir şekilde çok yönlüydü ve bu kökeni düşük olan "shake-scene" ile alay eden Robert Greene gibi "profesyoneller"i geride bırakmıştır. Çoğu tiyatro eseri büyük başarı yakaladıysa da, en iyi oyunları olarak bilinen eserlerini son yıllarında (I. James hükümdarlığının ilk dönemleri) yazmıştır: Hamlet, Romeo ve Juliet, Othello, Kral Lear, Macbeth, Antonius ve Kleopatra ve esas oyun içinde yeni krala görkemli bir gösteri oluşturan bir trajikomedi olan Fırtına. Bu 'oyun içinde oyun', yeni kapalı tiyatroların farklı özel efektleriyle renklendirilen müzikli ve danslı bir ara oyun olan maskeli piyes şeklini alır. Eleştirmenler, başlı başına bir dramatik eser sayılabilecek olan bu başyapıtın, kralın kendisi için değilse James'in sarayı için yazıldığını belirtmektedirler. Olayların sonucunun gerçekleşmesinin bağlı olduğu Prospero'nun sihir sanatları, şiirde sanat ve doğa arasındaki ince ilişkiyi hissettirmektedir. O dönemlerde (Amerika'ya ilk sömürgecilerin gelişi), Fırtına, belirgin bir şekilde olmasa da önemli bir ölçüde, Bermuda Kitapçığı (1609) ile ilgili araştırmaların gösterdiğine göre, Shakespeare'i Virjinya Şirketi 'nin ta kendisine bağlayarak, bir Bermuda adası üzerinde geçmektedir. Frank Kermode'nin belirttiğine göre, "News from the New World" zaten çıkmıştı ve Shakespeare'in bu konudaki ilgisi dikkate değerdi. Shakespeare, Petrarch'ın modeline büyük değişiklikler getiren İngiliz sonesi'ni de popülerleştirmiştir.<br /><br />Sone, 16. yüzyılın başında Thomas Wyatt tarafından İngilizce ile tanıştırıldı. Thomas Campion'un eserleri gibi, şarkılar şeklinde müzik olarak düzenlenmek amacıyla yazılan şiirler, basılı olarak çıkan edebiyat evlere daha geniş bir şekilde yayıldığında, daha popüler hale geldi. Elizabeth dönemi tiyatrosu'ndaki diğer önemli şahıslar arasında Christopher Marlowe, Thomas Dekker, John Fletcher ve Francis Beaumont yer alır. Anthony Burgess, eğer Marlowe (1564-1593) yirmi dokuz yaşında bir bar kavgasında bıçaklanıp ölmüş olmasaydı, şiirsel yetenekleri sayesinde Shakespeare ile eşit konuma gelmese de ona rakip olabileceğini söylemektedir. Shakespeare'den sadece birkaç hafta önce doğmuştur ve onu iyi tanıyor olması düşünülmektedir. Fakat, Marlowe'un edebiyat konusu farklıdır: herşeyden öte rönesans insanının ahlaki dramı üzerinde yoğunlaşır. Marlower, modern bilimin getirdiği yeni sınırların karşısında büyülenmiş ve dehşete düşmüştü. Alman kültüründen yararlanarak, bilgi açlığı ve insanın teknolojik gücünün sınırlarının zorlanması isteği ile takıntılı bir bilim adamı ve büyücü olan Dr. Faustus'u İngiltere'ye getirmiştir. Geçmişe gidip Truvalı Helen ile evlenmesini bile sağlayan doğaüstü güçlere erişir, fakat şeytanla yaptığı yirmi dört yıllık anlaşmanın sonunda ruhunu ona teslim edecektir. Zamansız ölümü bir gizem olarak kalan Marlowe'un karanlık kahramanlarında ondan birşeyler olması mümkündür. Kanunları hiçe sayan bir hayat süren, çok sayıda metresi olan, kabadayılarla arkadaşlık eden bir ateist olarak bilinirdi: Londra'daki yeraltı dünyasının 'lüks hayatı'nı yaşıyordu. Fakat çoğu kişi, bunun, I. Elizabeth'in bir gizli ajanı olarak yaptığı faaliyetlerini gizlemek için uyguladığı bir plan olduğundan ve 'kaza eseri gerçekleşen bıçaklama' olayının, Kraliyet düşmanları tarafından önceden tasarlanmış bir suikast olabileceğinden şüphelenmektedir. Beaumont ve Fletcher daha az bilinmektedir; fakat, Shakespeare'in en iyi oyunlarından bazılarını yazmasında ona yardımcı oldukları hakkındaki bilgi ve o zamanlar çok popüler oldukları neredeyse kesindir. Şehir komedisi türünün geliştiği zaman da bu döneme rastlamaktadır. 16. yüzyılın sonlarındaki İngiliz şiiri, dilin gösterişli olması ve klasik mitlere yapılan göndermelerle karakterize edilmiştir. Bu dönemdeki en önemli şairler arasında Edmund Spenser ve Sir Philip Sidney yer almaktadır. Rönesans hümanizminin bir ürünü olarak, Elizabeth'in kendisi de bazen On Monsieur's Departure gibi şiirler yazmıştır.<br /><br /><b>Rönesans şiirinin genel kuralları</b><br /><br /><b>I. James Dönemi Edebiyatı </b><br /><br />Shakespeare'in ölümünden sonra şair ve oyun yazarı Ben Jonson, I. James döneminin önde gelen edebi şahsiyeti oldu. Fakat, Jonson'un estetik anlayışı Tudor Hanedanı dönemi yerine Orta Çağ'daki anlayışı yansıtmaktadır: karakterleri, Dört Sıvı Kuramını barındırmaktadır. Bu çağdaş tıp kuramına göre, davranış farklılıkları, "vücut sıvı"larından birisinin (kan, mukus, sarı safra, siyah safra) diğer üçüne baskınlığı sonucunda oluşur; bu sıvılar, evrendeki dört elemente karşılık gelmektedir: hava, su, ateş ve toprak. Bu, Jonson'un bu tip farklılıkları örneklendirerek, tip ya da klişeler oluşturma noktasına gelmesini sağlamıştır.<br /><br />Jonson, üslupta uzman görkemli bir hicivcidir. Volpone adlı eseri, bir grup düzenbazın usta bir düzenbaz tarafından nasıl kandırıldığını gösterir ve kötülük kötülük tarafından cezalandırılırken, erdem ödülünü alır.<br /><br />Jonson'un üslubunu takip edenler arasında; harika bir komedi olan ve yükselen orta sınıfı, özellikle neredeyse hiçbir edebiyat bilgileri olmamasına rağmen edebi zevki dikte eder gibi görünen sonradan görmeleri alay konusu yapan The Knight of the Burning Pestle 'ı yazan Beaumont ve Fletcher yer almaktadır. Hikayede, birkaç bakkal, okuma yazma bilmeyen çocuklarının bir oyunda başrol oynaması için profesyonel aktörlerle ağız kavgası yapmaktadır. Kalkanı üzerine tutuşan bir havaneli yerleştirerek, uygun bir şekilde bir seyyar silahşör olur. Bir prensesin kalbini kazanmaya çalışan genç adamla, büyük oranda Don Kişot'un yaşadığı şekilde alay edilir. Beaumont ve Fletcher'ın en önemli meziyetlerinden biri, feodalizmin ve şövalyeliğin nasıl züppeliğe ve sahtekarlığa dönüştüğünü ve yeni sosyal sınıfların yükselişte olduklarını farketmeleridir.<br /><br />I. James döneminde popüler olan başka bir tiyatro türü ise John Webster ve Thomas Kyd tarafından yaygınlaştırılan intikam oyunudur.George Chapman, birkaç incelikli intikam trajedisi yazmıştır; fakat en çok, gelecekteki tüm İngiliz edebiyatı üzerinde derin etkisi olan ve hatta John Keats'in en iyi sonelerinden birisini yazmasına ilham veren, ünlü Homeros çevirisi ile hatırlanmalıdır.<br /><br />İngilizce tarihinde bu zamana kadarki en geniş kapsamlı çeviri projelerinden biri olan Kral James İncili, 1604 yılında başladı ve 1611'de bitti. William Tyndale'in çalışmasıyla başlayan İncil'in İngilizce çevirileri geleneğinin doruk noktasını temsil etmektedir. İngiliz Kilisesi'nin standart İncil'i haline geldi ve bazıları, onu tüm zamanların en iyi edebi eserlerinden biri sayar. Bu projenin önderliğini yapan kişi, kırk yedi bilginin çalışmasını denetleyen I. James olmuştur. Bazıları çok daha doğru kabul edilen, İngilizce'ye yapılan birçok başka tercüme olsa da, çoğu kişi, ölçüsü orijinal İbranice dizelere benzemesi için ayarlanmış olan Kral James İncili'ni, estetik açıdan tercih etmektedir.<br /><br />1600'lerin başında büyük yükselişte olan Shakespeare'in yanında, 17. yüzyılın başındaki diğer önemli şairler arasında John Donne ve diğer Metafizik şairler yer almaktadır. Kıtasal Barok'tan etkilenen ve konu olarak Hıristiyan mistisizmini ve erotizmini ele alan metafizik şiir, sürpriz etkilere ulaşmak için, pergel ya da sivrisinek gibi geleneksel olmayan ya da "şiirsel olmayan" figürler kullanır. Örneğin, Donne'nin Şarkılar ve Soneler'inden birinde, bir pergelin uçları iki sevgiliyi temsil eder, evinde bekleyen kadın merkezi oluştururken; uzaktaki uç, uzaklara yelken açan sevgilisini gösterir. Fakat, mesafe ne kadar artarsa, pergelin ayakları birbirlerine o kadar yanaşır: ayrılık kalbi sevgiyle doldurur. Paradoks ya da oksimoron, artık evrenin merkezi olmayan ve modern coğrafya ve bilim buluşlarıyla sarsılan manevi kesinliklerin olduğu bir dünyadaki korku ve endişelerinden bahseden bu şiirde, değişmez öğelerdir.Donne'nin metafizik şiirinin yanında, 17. yüzyıl Barok şiiri ile de ünlüdür. Barok şiiri, dönemin sanatıyla aynı noktalara temas etmiştir; Barok tarzı yüksek, geniş kapsamlı, epik ve dinidir. Bu şairlerin çoğunda açık bir şekilde Katolik duyarlılığı vardır (isim vermek gerekirse Richard Crashaw), ve yeni ortaya çıkan ve ideal olarak Protestan grupları tekrar Katolikliğe döndürmeyi sağlayacak bir üstünlük ve mistisizm duygusu oluşturmak için Katolik karşı reformu için şiirler yazmışlardır.<br /><br /><b>I. Charles ve Cromwell Dönemi Edebiyatı </b><br /><br />17. yüzyılın ortalarında, I. Charles'ın hükümdarlığı sırasındaki çalkantılı yıllar ve sonraki İngiliz Milletler Topluluğu ve Koruyuculuk sırasındaki dönem, İngiltere'de politik bir edebiyatın gelişimine tanık olmuştur.İngiliz iç savaşındaki tüm grup sempatizanları tarafından yazılmış olan kitapçıklar, birçok propaganda yoluyla ahlaksız kişisel saldırı ve polemiklerden ulusta reform yapmak amacıyla gerçekleştirilen asil ruhlu planlara kadar her şeyi içermekteydi. İkinci türden olan Thomas Hobbes'in Leviathan 'ı, İngiliz politik felsefesinin en önemli eserlerinden biri olacaktır. Hobbes'in yazıları, dönemin az bulunan politik çalışmalarından bir kısmıdır ve hala düzenli olarak yayınlanmaktadır, fakat Hobbes'in en önemli eleştirmeni olan Johm Bramhall büyük bir ölçüde unutulmuştur. Ayrıca, bu dönemde; British newspaper gazetesinin öncüsü olan news books, Henry Muddiman, Marchamont Needham, ve John Birkenhead gibi karşıt partilerin görüşlerini ve eylemlerini bildiren gazetecilerle gelişme göstermiştir. Yazarların olağan tutuklanmaları ve çalışmalarındaki baskı, yabancı veya el altından basımların sonucu olarak ruhsat sistemine sebep oldu. John Milton &#8216;nın politik kitapçığı The Areopagitica ruhsat sistemine karşı yazılmıştır ve basın özgürlüğünün en anlamlı savunmalarından biri olarak bilinir.<br /><br />Özellikle I. Charles &#8216;ın (1625-42) hükümdarlığı sırasında, İngiliz rönesans draması son olgunlaşmasını yaşadı. Ben Jonson&#8217;ın son çalışması, çağın dramasının en güçlü son nesliyle birlikte (John Ford, Philip Massinger, James Shirley, ve Richard Brome) sahneye koyuldu ve basıldı. 1642&#8217;deki İngiliz iç savaşının başında tiyatroların kapanmasıyla, 1660&#8217;daki restorasyon döneminin başkalaşmış toplumuna yeniden açılana kadar drama; bir nesil için kapandı.<br /><br />Bu dönem içerisinde yazılan diğer edebi yazılar politik alt metinlere atfedilir veya bu çalışmaların yazarları belli siyasi çizgiler etrafında toplanmışlardır. Sivil savaş öncesinde etkili olan The cavalier poets birçok şeyi, metafizik şairlerinin (metaphysical poets) öğretilerine borçludurlar. The Compleat Angler adlı kitabı üzerinde çalışabilmesi için zaman kazandırdığından, Izaak Walton &#8216;ın durumunda I. Charles&#8217;ın idamından sonra kraliyet memurlarının zorunlu emekliliği iyi bir şeydi. 1653&#8217;te yayınlanan kitap görünüşte bir balık tutma rehberiydi, fakat gerçekte daha çok meditasyon ve hayattan zevk alma ile ilgiydi. Oliver Cromwell İngiltere&#8217;sinin iki önemli şairi Andrew Marvell ve John Milton, Marvell's An Horatian Ode upon Cromwell's Return from Ireland gibi eserlerde yeni hükümeti övüyorlardı. Cumhuriyetçi inançlarına rağmen II. Charles &#8216;ın restorasyon dönemi sırasında cezalandırmadan kaçmışlardır ve Milton bundan sonra en iyi şiirsel çalışmalarını yazmıştır (alegori ile birçok gizli politik mesaj vermiştir). Bilge bir adam olan Thomas Browne da bu dönemin bir başka yazarıdır. Bilim, din, tıp ve mistik konular hakkında birçok eser vermiştir.<br /><br /><b>Restorasyon devri edebiyatı</b><br /><br /><b> Augustan edebiyatı </b><br /><br /><b>Romantizm </b><br /><br /><b>Viktoriya çağı edebiyatı</b><br /><br /><br />Viktoriya çağı edebiyatı (1837-1901) İngilizce edebiyatında roman janrının edebiyatın başköşesini kazandığı çağ olmuştur. Bu çağ romanlarında ve şiirlerinde yazarlar, daha eski çağlardaki gibi aristokrat olan patronlarını hoşnut etmek yerine, okumayı seven çok büyük orta sınıfın zevklerine hitap etmeyi baş hedefleri yapmışlardır. Bu çağın en iyi bilinen eserleri hislere çok önemle hitap eden Bronte kızkardeşlerin romanları, William Makepeace Thackeray'in Vanity Fair adlı yergileme romanı, George Elliottun realist romanları, Anthony Trollope'un büyük toprak sahipleri ve profesyonel sınıflıların hayatlarını anlayışlı şekilde betimleyen romanları sayılabilir.<br /><br />Charles Dickens ebebiyat sahnesine 1830'larda serisel baskı eserler için olan büyük talebi karşılayarak çıkmıştır. Dickens Londra'daki hayat ve özellikle fakir zümreden halkın hayat kavgaları hakkında çok güçlü olan eserler vermiş; ama bu eserlerinin her sınıftan olan okuyucular tarafından kabul edilmesi için devamlı olarak hoş mizaclı olmaya gayret etmiştir. Kariyerinin başında yazdığı Pickwick Papers (Pickwick evrakları) bir komedi şaheseridir. Yazı hayatı ilerledikçe Dickens'in eserleri daha karamsar düşünceler ve hayatlar üzerine yönelmiş, fakat Dickens karakterlerini karikatür etme üstün yeteneğini kaybetmemistir.<br /><br />Kırsal hayat ve sorunlar ve kırsal alanlarda çok değişikliğe uğrayan sosyal ve ekenomik koşullar üzerine eğilme Thomas Hardy, Elizabeth Cleghorn Gaskell ve diğer romancıların eserlerinde ön planda görülmektedir.<br /><br />Viktoriya çağının en başta gelen şairleri içinde Alfred Tennyson, Robert Browning ve karısı Elizabeth Barrett Browning, Matthew Arnold ve Dante Gabriel Rossetti ve kızkardeşi Christina Rossetti adları verilebilir.<br /><br />Çocuklar için yayınlanan edebiyat Viktoriya çağı edebiyatında önemli yer tutmakta ve bunlardan bazıları dünyanın her yerinde hala beğenilip okunmaktadır. Bunlar arasında Lewis Carroll başta gelmektedir. Onun saçma şiirleri de önemlidir ve bu janrda kendini takip eden Edward Learin de adı verilmesi gerekir.<br /><br /><b>Modernizm</b><br /><br /><b>Ana madde: İngilizce modernist edebiyat</b><br /><br />İngilizce edebiyat için modernizm olarak adlandırılan çağ Viktoriya çağı edebiyatının eksikliklerine karşı bir göz açılma hareketinden ortaya çıkmıştır. Özellikle Modernizm, Viktorya edebiyatının hiç kuşkusuz kabul ettiği kesin bilirlilik, muhafazakarlık, ve gerçeğin objektif olması prensiplerine aksi reaksiyon göstermektedir. Bu akım Romantizm, Karl Marx'ın politika hakkında yazıları ve Sigmund Freud'un psikoanalitik kuramlarından çok büyük etkiler duymuştur. Modernist yazarlara diğer önemli ilham kaynakları kıta Avrupası sanat akımlarından olan Empresyonizm ve Kübizmdir.<br /><br />Edebiyatta modernizm doruğa I. Dünya Savaşı ile II. Dünya Savaşı arası yıllarda erişmesine rağmen, bu akımın kabul ettiği tavırlar, fikirler ve yaklaşımlar ondokuzuncu yüzyılın ortasından sonlarına doğru ortaya çıkmıştır. İngiltere genellikle Viktoriya çağı edebiyatı dönemlerinde iken, bu sıralarda çalışma gösteren Gerard Manley Hopkins, A.E.Housman ve ozan ve romancı Thomas Hardy tarafından sunulan eserler modernizmin başlangıcı için çok önemli rol oynamıştır.<br /><br />Yirminci yüzyılın ilk on yılı birkaç çok önemli modernizm eserlerinin yayınlandığı yıllar olmuştur. Bunlar arasında James Joyce'un Dubliners (Dublinliler) hikâyeler koleksiyonu, Joseph Conrad'ın Heart of Darkness (Karanlığın Kalbi) romanı ve William Butler Yeats'in şiirleri ve tiyatro eserleri modernizm akımı içinde çok önemli yer almaktadırlar. İki Dunya Savaşı arası yıllarında önemli modernist edebiyatcılar arasında roman yazarları Virginia Woolf, E. M. Forster, Evelyn Waugh, P.G. Wodehouse ve D. H. Lawrence ve dönemin en başta giden İngiliz şairi T. S. Eliot sayılabilir. Atlantik ötesinde Birleşik Amerika'da ise William Faulkner, Ernest Hemingway gibi romancılar ve Wallace Stevens, Robert Frost gibi şairler eserlerinde modernizm estetiğinin Amerikan yaklaşımını sağlamışlardır.<br /><br />Modernizm akımın gelişmesinde, yaklaşımları (özellikle İtalyan faşizmi ile yakın ilişkisi dolayısıyla) çok tartışma doğuran ama büyük etkisi hiç inkar edilemeyecek Amerikalı şair Ezra Pound çok kritik rol oynamıştır. Ezra Pound yirmi-birinci yüzyılda İngilizce şiire hakim olan imajist ve serbest nazım akımlarının ilkelerinin gelişmesine büyük katkıları ile ve hem şair T.S.Eliot'u ve hem de yüzyılın en büyük edebiyat başarısı olduğu kabul edilebilen bilinç akışına dayanan Ulyses (Ulis) romanının yazarı James Joyce'u bulmakla büyük itibar kazanmıştır.<br /><br />Devrin diğer dikkat çekecek yazarları W. H. Auden, Vladimir Nabokov, William Carlos Williams, Ralph Ellison, Dylan Thomas, R.S. Thomas ve Graham Greene olarak sıralanabilir. Ancak bu yazarlardan bazılarının eserleri daha sonra postmodernizm adını alacak akımla daha yakın ilişkileri bulunmaktadır.<br /><br /><b>Postmodern edebiyat </b><br /><br /><b>See: Postmodern edebiyat in English.</b><br /><br /><br /><!--sizeo:1--><span style="font-size:8pt;line-height:100%"><!--/sizeo--><!--coloro:#C0C0C0--><span style="color:#C0C0C0"><!--/coloro-->wikipedia<!--colorc--></span><!--/colorc--><!--sizec--></span><!--/sizec-->]]></description>
		<pubDate>Mon, 07 Dec 2009 22:27:29 +0000</pubDate>
		<guid>http://forum.tabut.net/topic/89415-yngilizce-edebiyat/</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Türk Edebiyatında Poetik Metinler</title>
		<link>http://forum.tabut.net/topic/89348-turk-edebiyatynda-poetik-metinler/</link>
		<description><![CDATA[<div align='center'><!--fonto:Arial Black--><span style="font-family:Arial Black"><!--/fonto-->Şiir İktidara Açıktan Saldırıdır<!--fontc--></span><!--/fontc--><br /><br /><br />Şiir okumayı onun hakkında düşünmeyi ve yazmayı seven bir kişi, edebiyatın bu alanını &#8220;iyi-kötü&#8221;, &#8220;anlamlı-anlamsız&#8221; yargılarla tartışıldığını gördükçe deli gömleğini üzerine giymekten çekinmemesi gerekir.Türk şiirinin (dünya şiiri için de geçerli) dünü bugünü, eğilimleri, beslendiği kaynaklar, felsefesi, etik duruşu, magazinliği vs. hakkında yapılan tartışmaların yoğun bir enerji barındırdığını ve bu alanda yoğunlaşan emeğin uzmanlaştığı ve sektör-iktidar odaklarını yarattığını görürüz. <br /><br /><br />Her eleştirme&#8217;nin çarşafın kıyısından tuttuğu kuşkusuz doğrudur. Herkes, şiirin edebiyatın yaşayanalanı olduğunda müşterek bir tutum sergilemekte. Dolayısıyla tartışmalar &#8220;iyi-kötü&#8221;, &#8220;anlamlıanlamsız&#8221; tanımlamalar ekseninde yürütülüyor. Böylelikle herkesin bilinçli-bilinçsiz sırtı sıvazlanmakta. Bu bir iktidar varoluşudur. Bunun daha açık anlamı şiirin bir sanat dalı olarak korunmasıdır; (itirazım yok) ama onun ötesine geçmemesidir de. Kendini tekrarlayan, birbirine benzeyen, yaşamı yeniden korumacı bir anlayışla üreten koca bir şiir külliyatından medet ummak, pek doğru değil sanırım. <br /><br /><br />Nitsche, &#8216;ahlak soruşturması&#8217;nda &#8220;iyi&#8221; ve &#8220;kötü&#8221;nün ötesinde bir tutum sergiler. Bu tutumla &#8220;ahlak&#8221;ıngörece bir kavram olduğu, toplumsal değişimin &#8220;yeni bir ahlak&#8221; anlayışını ortaya çıkardığını sezinlediğinden &#8220;iyi&#8221; ve &#8220;kötü&#8221;nün ötesine gitmeyi, orada sorgusunu yapmayı yeğler. Buradan hareketle; şiir tartışmalarının merkezine &#8220;anlamlı şiir-anlamsız şiir&#8221;, &#8220;iyi şiir-kötü şiir&#8221;i oturtmanın gereksiz olduğunu söyleyebilirim. <br /><br /><br />Bunun özü bir içerik sorunudur. Yukarıda belirttiğim yargılar (şiir için) rasyonel aklın tartışma kalıplarıdır,moderndir. Artık hokkabazlığa gerek yok. Soruyu doğru sormak, doğru yanıtın yarısını oluşturur: Şiirde ölçümüz ne olmalıdır?<br /><br />Soru&#8217;nun yanıtı koca bir yaşanmışlıkta yatar; yani &#8220;tarih&#8221;te. Şiir&#8217;in kendi farklılığını ortaya koyması önceki nesiller tarafından sağlanmıştır; tekrar tanım, bizi hep tekrara zorlar. Dünyamızın herhangi bir yerinde birine bir metin sunduğumuzda o metnin, öykü, şiir vb. olduğunu hemencecik söyler. Refleks haline gelen bu belirleme &#8220;kendi&#8221; varlık koşuluyla tanımlanabilmenin ötesinde bir tutumdur. &#8220;Öteki&#8221;nden ayrılığıyla &#8220;kendi&#8221;ni var eder. Bir metnin varlık koşulu, diğer metinlerden farklılığıdır. </div><div align='center'><br /></div><div align='center'>Bu bir biçim farklılığıdır; içerikte hepsi özdeştir. Dünyanın her yerinde yaşanan aşklar gibi, birbirine benzer. Bu anlamda içerik öncelikli olur. Sorun; şiirin ne olduğu ne olmadığı, nasıl yazılması değil, içeriğidir. Yani hayat karşısında tutumu, sorunsalın kendisidir. Bütün metinler birdir aslında, aslolan içerik farklılığını doğru koyabilmektir. </div><div align='center'><br />Modern şiir eleştirisi; öznellik-bireysellik, nesnellik-toplumculuk gibi istiflenip belirli bir dönem olarakkabul edilse bugünün dünyasında artık gerekli değildir. Modern şiir eleştirisi, rasyonel aklın sınırlarından bakar şiire; çünkü vicdanımızdan başlayarak genel alanı kuşatan iktidar parçalarını yanyana getiren hayatın karşısında yenilmiştir, rasyonelleşmiştir; oysa şiir irrasyoneldir. </div><div align='center'><br />Kurulu düzene saldırır ve bunu açık yapar. Yeni şiir, bunun ötesine geçmeyi ister, onun sancısını duyar ve vicdanıyla samimi bir karşı duruşu imler. Modern söylemin şaire yüklediği kimlik genel olarak &#8220;ilerici&#8221;lik, &#8220;aydın&#8221;lık, &#8220;kurtarıcı&#8221;lıktır. Modernizm, şairi kutsar; onu büyülü melankolik olarak ilan eder. <br /><br />Oysa tek tanrılı dinlerde şair bir günahkardır, iktidardan dışlanmış, sapık bir bireydir. Modern dünya, şairi kendi içine alır ve ehlileştirir, &#8220;piyasa&#8221;ya sunar. Artık şair sistemden huzursuz ama melankoliktir. Kişiliği tamamen atomize olmuştur. Bu kuşatılmışlığın içinde şair ya istenilen olur ya da irrasyonel bir kimlikle serkeşliğe kayar. O kalabalığın içinde dışlananların yanında kendini bulan şair, yaratıcılığın dehşet vericiliğinde söz almaya çalışır. Dinsiz, ahlaksız, üst aidiyet kimliklerinden sıyrılan, günlük hayatın irasyonelliğinde gezinen kalabalıklara sarılan şair, toplumsal cinnete ortak olur. Onun konusu; meyhaneler, kerhaneler, barlar, cinayetler, satılan kölelerdir. Bütün bunlar modern etiğin dışında, onun rasyonelleştiği hayata bir başkaldırıdır. Bu bir nesnelleşmedir.<br /><br />Ama aynı zamanda özneldir. Genel sistemin tüketici kimliği, kurumsallığı ve aidiyetleri açısından daözneldir. Hile, yalan, puştluk, bencillik vb. ahlaki tutumlar; iktidarın parçası olmadığı sürece şairin konusudur ve meşrulaştırır. Modern olan geçmişi anımsatır, kimlik dayatır ve böylece kendi iktidarını yeniden kurar. Buna karşı duran avantgard, post-modern; aynı teranenin içinde söz almaya çalışır. Her ne kadar ıstırap duysa da moderne karşı olan birey, özel hayatıyla yaşamak ve varolmak ister. Kendi doğrularıyla özel hayatının kurtuluşunu umut ettiğinden, modernist şair, modernizm içinde kendini konumlandırır. O bir avantgard veya post-modern oluşuyla kendi sesini duysa da bunun pek bir anlamı yoktur. Dışa kapalı akademik bir söylemi şiirinde kurmaya çalışır. Onun derdi özel hayatının kurtuluşudur. <br /><br /><br />Oysa şiir ve şair bu kıskaçtan sıyrılıp öteye geçmelidir. Bireyin kurtuluşunu sonuna kadar savunmalıdır. Şair tarihsel irasyonelliğine dönmelidir. Bu modern değildir. Kendi kurtuluşunu diğerhayatlara açarak hayatı ve kendini politize eder. Bunun nedeni, artık iktidarın dikine kurulan egemenlik biçimi olmaktan çıkıp yatay istiflenen bir egemenlik biçimi olmasında yatar. Yataylık belirli bir sürtünme ve temasa yol açtığından iktidara en sarsıcı darbeyi indirir.Şiir ve şair bu alanı artık görmelidir. İnsanoğlunun en büyük, en korkunç keşfi uzaya ayak basması değil, yatay konumlanan iktidarı keşfetmesidir.<br /><br /><b>Zate Zatturi</b><br /><br /><br /><br /><br /><br /></div>]]></description>
		<pubDate>Fri, 04 Dec 2009 15:25:56 +0000</pubDate>
		<guid>http://forum.tabut.net/topic/89348-turk-edebiyatynda-poetik-metinler/</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Anadolu ve Şiirin Dili</title>
		<link>http://forum.tabut.net/topic/89297-anadolu-ve-thiirin-dili/</link>
		<description><![CDATA[<!--coloro:#330000--><span style="color:#330000"><!--/coloro--><br /><br /><br /><br />Başlangıcından günümüze kadar ulaşan Anadolu şiir birikiminin temelinde, bizden önce bu topraklarda yaşamış ve sanat eyleminde bulunmuş tüm insanların katkıları var. Örneğin Gılgamış Destanı, Sumer kil tabletlerindeki yapıtlar, halk hikâyeleri, masallar, destanlar bunlar arasında ilk akla gelenler. Destan türü hem şiirin hem roman'ın anasıdır. Söz konusu birikimin üzerine üç yanı denizlerle çevrili, her yanı genç dağlarla, bitek ovalarla, gözalıcı, yaşama sevincini gürelten göllerle, ırmaklarla dolu olan Anadolu Coğrafyasının doğal dili, Anadolu insanının şiir dili olan Türkçeyi derinden etkilemiş, yönlendirmiş, belirlemiş, hattâ kışkırtmış olmalı. <br /><br />Bir de Akdeniz etkisini düşünürsek durum daha da netleşir. &#8220;Akdeniz duyarlılığı&#8221; tanımı içinde yer alan öğelerin başında söz konusu şiir dili gelir. Akdeniz, başlı başına bir şiir ülkesidir ve Akdeniz ülkelerinin tüm dillerini derinden etkilemiştir; Türkçe de bundan payını almış olmalıdır.<br />Türkçenin kendine özgü niteliklerini saymaya kalktığımızda en başa &#8220;yalın, güzel, çekici, duyarlı, şiirli&#8221; nitelemelerini koyabiliriz. Türkçe, şiire çok yatkın, insanın içsel varlığını ve ona bağlı duygu-düşünce alanlarını dillendirmeye çok elverişli bir dil; dolayısıyla, &#8220;ses bayrağımız&#8221; olmasının yanı sıra düşünsel-duygusal-bilimsel çerçevedeki insani alanların sözcüsüdür. <br /><br />Kısacası, Türkçe hem şiirin kendisi, hem de yeniden yaratılacak şiirlerin, sanat formatlarıyla aktarılacak duyguların, iç seslerin, düşüncelerin dile getirilmesindeki temel araçtır. Türkçe, Anadolu'daki insanlık ve uygarlık birikimi ile doğadan aldıklarını yapısında barındırır, saklar, kullanıma hazır tutar; bakılmasın &#8220;Türkçe bilim dili, felsefe dili, sanat dili olamaz&#8221; diyen eblehlere; bunu söyleyenler kendi yetersizliklerini, yeteneksizliklerini, kötü niyetlerini dile getiriyorlar aslında. Türkçe ile anlatamayacağımız hiçbir olgu, gerçeklik, düş, düşünce, duygu yok-tur. Hele şiir! Yinelemekte sakınca yok, Türkçenin kendisi başlı başına şiirdir.<br /><br />Böyle olmasına karşın 12 Mart, 12 Eylül gibi baskı dönemlerinde, eskiye dönüş özleminde olanların Türkçe üzerinden giriştikleri çabalar olmuştur. Örneğin 12 Mart sonrasındaki sözcük yasaklama genelgeleri bu eğilimin belgeleri olarak arşivlerdeki yerini almıştır. İlginçtir, ülkemizdeki en zararsız ve ceza riski olmayan gerici ya da ilerici girişim alanı dil, yani Türkçe olmuştur. Ucuz kahramanlıklar hep bu alanda kendini göstermiştir. Korkak &#8220;devrimci&#8221;ler hep Türkçe üzerinden konuşmuşlar, yaşamın başka alanlarına ilişkin eleştirilerini saklı tutmuşlar, böylelikle kendilerini tehlikeye atmadan, görüşlerini dil üzerinden söylemişler, yazmışlardır. Elbette ki &#8220;karşı taraf&#8221; da aynı argümanı kullanmış, ne denli gerici, tutucu, yobaz, Cumhuriyet karşıtı ya da Osmanlıcı olduğunu Türkçe üzerinden göstermiştir.<br /><br />Bu türden modalara uyma, &#8220;ne şiş yansın ne kebap&#8221; kurnazlığını gösterme anlamında Türkçenin şiirli yapısına yabancı kaynakların (Farsça, Arapça, hattâ İngilizce) sözcüklerini sokmayı, böylelikle dili bozarak kendi ideolojilerinin doğru olduğunu kanıtlamayı öngören, Türkçenin yozlaşmasını, özünden uzaklaşmasını hoşgören, bu akıntıda kürek çeken çok hesaplı şairler de olmuştur. Ağacın baltaya dediği gibi, &#8220;sapı benden olmasaydı...&#8221; gerçekliği içinde, ne yazık ki bunu yapan şairler var. Bu bağlamda, şiir dilinde eskimeyi ve dinselleşmeyi örneklemeyi düşününce, özellikle şiirinin ve yazarlığının son dönemindeki bilinçli tutumuyla Attila İlhan, taraf değiştiren ve açıkça dinciliğe soyunan İsmet Özel aklıma geliyor. Tabii ki onların süreğinde şiir oynatan gençler de çok. Ama Türkçe kendi ayaklarının üzerinde durmayı, bu eğilimleri savuşturmayı başardı; onu böyle arızalar yere yıkamaz bundan sonra.<br /><br />Türkçenin özellikle şiirde kendini kanıtlaması elbette Cumhuriyetle ve Dil Devrimi ile olmuştur. Kabaca bir bakışla Nazım Hikmet, Orhan Veli, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Ahmed Arif, Enver Gökçe, Ercüment Behzat Lav, İlhami Bekir Tez, A. Kadir, Şükran Kurdakul, şiirinin gençlik döneminde Attila İlhan, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Rıfat Ilgaz, Cahit Sıtkı, Sabahattin Kudret Aksal, Cahit Külebi, Ceyhun Atuf Kansu, Mehmet Başaran, Necati Cumalı, Ahmet Muhip Dıranas, Gülten Akın, Behçet Necatigil, Oktay Rifat, İkinci Yeni atılımından koptuğunu ilan ettikten sonraki süreçte Kemal Özer, Can Yücel, Ataol Behramoğlu, Sennur Sezer, Metin Demirtaş, Özdemir İnce, Ali Yüce, Ahmet Uysal, Ercüment Uçarı, Refik Durbaş, Süreyya Berfe, Eray Canberk, Hüseyin Atabaş, Ahmet Telli, Ahmet Özer, Özkan Mert, Metin Altıok, Haydar Ergülen, Abdülkadir Bulut, Behçet Aysan, Hüseyin Yurttaş, Abdülkadir Budak, Hidayet Karakuş, Özgen Seçkin, Ayten Mutlu, Arife Kalen-der, Müslüm Çelik, Ahmet Ada, Şükrü Erbaş, Enis Batur, Mehmet Taner, Ali Cengizkan, Nevzat Çelik, İhsan Topçu, Çiğdem Sezer, Asım Öztürk,Tahsin Şimşek, Bülent Güldal, Halim Yazıcı gibi şairler hem Anadolu insanının duygu, düşünce gerçekliğini, hem de Cumhuriyet ideolojisini onaylayan ya da a eleştiren tavrını ortaya koyarken Türkçenin şiir tadını okurlarına aktarmayı başarmışlardır. Bu yaklaşımdaki şiirlerde, yukarıda değinilen dil ve duyarlılık birikiminin Türkçede var olan hazır öğeleri kullanılmıştır daha çok. Bu şiirlerde görülen yalın anlatım, kurgulama özellikleri ve çoğunda öne çıkan öyküleme Türkçenin yapısal özelliklerinin ve şiire yatkınlığının ortaya konmasına olanak sağlamıştır.<br /><br />Nazım Hikmet'i bu konuda da başlangıç sayarak, Cumhuriyet dönemi şiirinin gelişme ve dönüşme süreçlerinde, Birinci Yeni şiirinin açtığı eski şiire karşı çıkan ve onun kalıplarını bozan yeni yatakta ilerleyerek yeni Türk şiirinin sesini yükseltenler arasında, İkinci Yeni atılımının getirdiği olanakları da kullanarak &#8220;yaratıcı üst dil&#8221; kuranları düşününce Turgut Uyar, Cemal Süreya, kimi şiirleriyle Melih Cevdet Anday, toplu yapıtıyla Edip Cansever, Behçet Necatigil, İlhan Berk, Ahmet Oktay, Ülkü Tamer, Ece Ayhan, Metin Altıok, Mehmet Taner, Enis Batur gibi adlar akla geliyor. Bu şairler Türkçenin doğasındaki şiire olanaklar sağlayan öğelerle yetinmemişler, bir üst aşamada kendi yaratıcı üst dillerini oluşturmuşlardır. Çerçevesini çizmeye çalıştığım bu iki öbekte de yer aldığını düşündüğüm şairler arasında Gülten Akın, Kemal Özer, Ataol Behramoğlu, Sennur Sezer, Refik Durbaş, Ahmet Telli, Ayten Mutlu, Veysel Çolak, Ahmet Özer, Turgay Fişekçi, Ahmet Erhan, Yaşar Miraç, Çiğdem Sezer gibi adlar ilk akla gelenler. <br /><br />Elbette her iki öbekte yer alabilecek pek çok genç şair de var günümüzde. Onlardan söz etmek için şiirlerinin yetkinleşmesini, değerlendirme yapılabilecek belli öbekler oluşmasını beklemek uygun olur. Yanı sıra, hiçbir öbeğe girmeyecek denli kendine özgü çabalar gösterenler olduğundan da söz edilebilir. Behçet Necatigil'in başı çektiği bu öbekteki şairlerden birisi de Ş. Avni Ölez'dir. Ölez şiirini doğru algılamak ve kavramak için, medyatik görüntülerden oluşmuş ilkesizliği ve ölçütsüzlüğü bırakıp iyi niyetle bu şiirin üzerine eğilmek gerekir.<br /><br />Sanatın hangi dalında olursa olsun, yaratıcılık eyleminde bulunan herkesin son aşamadaki hedefi geleceğe kalmak olsa gerek. (Edebiyat ve şiir üzerinden gününü gün etmeye çalışanları ayrı düşünebiliriz.) Fuzuli'nin, Nef'i'nin, Bâki'nin, Şeyh Galib'in, Nedim'in, Yunus'un, Mevlâna'nın, Karacaoğlan dedemizin, dadaloğlu'nun ve daha pek çok halk ozanımızın ve Divan şairimizin yer aldığı Anadolu şiir deryasında bir damla olabilmek bile büyük düşlerden sayılmalı: Bu, hem gerçeğin hem engin gönüllü duruşumuzun gerekliliği hattâ zorunluluğudur. <br /><br />Öyle de olsa, mademki soruldu yanıtlayayım: Birinci şiir kitabım &#8220;Sonsuz ve Gizli&#8221;de (1999) yer alan &#8220;Savunmasız&#8221; adlı şiirden şu dizelerden bir ikisinin geleceğe kalmasını isterdim. &#8220;İşte bedelim: / kalbimi kimlere rehin verdim / bozulan çocuklar sevinci / yaşanmamış iklim / ben seni ölesiye sevdim / geride kalan o eski korku // çocukluğumu sakladım sana / savunmasız gönül yurdumu...&#8221; İkinci şiir kitabım &#8220;Adınla&#8221;da (2007) yer alan &#8220;Yuvak&#8221; başlıklı şiirden şu dizelerden bazılarının da geleceğe kalmasını isterdim doğrusu. &#8220;Akar dağ parçaları halinde / ellerinin acısı ellerimden / gelincik tarlası bir kadın / erir kıştan kalma karları (...) // Sabah gösterdi yine hünerini / taş sandalıyla getirdi kalbim / büyüttüğü al gülleri / mermer sularında denizin // Dokunsam parmaklarım taş olur / dokunmasam dökülür rengi...&#8221;<br />Dedim ya, zor, belki de imkânsız; çünkü dünya ölçeğinde boyutları olan Anadolu şiir deryasında görkemli şairler ve onların çığır açmış yapıtları var.<br /><br />Bir de yeni şiir, üçüncü şiir kitabıma girecekler arasından:<br /><br /><br />ESKİ KARLAR<br /><br />Her defasında işte o işte geldi<br />sonunda diye sarıldığım kadınlar<br />yerlerinde kimi zaman ağır bir rüzgâr<br />kimi zaman yağmurlar bıraktılar<br /><br />Saçlarımı okşarken buz tutan elleri<br />soğurken ısıtan nefesleri kaldı geride<br />kalsalar da gittiler dönmeyecekler<br />gitseler de kaldılar yangın yerinde<br /><br />Şimdi bağbozumu şimdi hiç şimdi yok<br />hiçbiri toplamadı dağınık yatağını<br />hiçbiri bırakmadı dudak izi ruj artığı<br />bir fular bile rüzgârın uçuştuğu kumda<br />o kasnağı kırık uçurtma<br />havalanmadı bir daha<br />kesildi rüzgâr<br />kırıldı dalı<br />kurudu diktiğimiz kiraz ağacı<br />tadı dilimde bir yara<br />ki her yanı yamalı<br /><br />Geldi geliyor gitti gider kadınlar<br />eriyor ağzımın içinde o eski karlar<br /><br />Burhan Günel<br /><br />****<br /><br />EY KIZKARDEŞİM<br /><br />ne kadar yalnızdın,<br />yıkık bir kent duvarlarıydın<br />otlar sarkıyordu<br />tuğlalar arasından<br /><br />ne kadar kederliydin be!<br />sürgünlerde kalakalmıştı<br />ipeksi saçların<br />yüreğin terk etmiş<br />bir ülkeydi seni<br /><br />bu gece Ankara'da<br />Kumrular sokak'ta<br />ne kadar güzelsin ey<br />kızkardeşim şiir&#8230;<br /><br />Ahmet Uysal<br />Mülkiyeliler Bir-Ankara<br />31.05.2008<br /><br />***<br />YOK SEVDA<br /><br />Rastlantının nesnelliği miydi yalnızca<br />Frida'yı dağın başında izlemenin sevinci?<br />Acıyla sarsılır insanın yüreği her yerde<br />Ah, o yeryüzü sevdası, o uzak bilgelikler<br />Kendine küsmüş orda duruyor tek başına.<br />Mazılar kar altındaydı, çeşmenin akıntısı<br />Suyun değdiği yerde mi donardı insan da?<br />Aşk belki de hep uzak bir karlar ülkesidir<br />Bombalanan çöller, çadırlar ve kervanlar<br />Tarihin boyutlarında saklanıp duran nedir?<br />Kim görmüştür gecelerde ayın yalnızlığını<br />Sen kız kardeş gibi yüzünü gösterip giden<br />Kızgın güneş! Ateşin ve sabrın çocukları<br />gelip gitmek arasındaki yabancılaşma mı?<br />Dilin kendine kapalı, dilleri vardı onların<br />bırakıp gideceksin orayı, ardında ağlayan<br />hiç kimse yok... susmanın büyüsüne kapıl!<br /><br />Ne dağ vardı, ne güz, işte kış masalındasın<br />Ayazın ve karın donduran gecelerinde sus<br />Kimi kime soracaklar öldüğünde sevgililer?<br />Sana dar gelmeyecek yollar var mıdır ötede<br />Sorduğun sustuğundur ey uçurum düşkünü<br />Gördüğünü sandığın, unuttuğun dal parçası<br />Tutun, tutuştur ve yak kendini sevdalarla ki<br />İçinin yangınında kor olsun yok sevda! Aşk.<br /><br />Kemal Gündüzalp<!--colorc--></span><!--/colorc-->]]></description>
		<pubDate>Thu, 03 Dec 2009 11:28:54 +0000</pubDate>
		<guid>http://forum.tabut.net/topic/89297-anadolu-ve-thiirin-dili/</guid>
	</item>
	<item>
		<title><![CDATA[Karanlığın Kıyısındaki Deha &#092; Edgar Allan Poe]]></title>
		<link>http://forum.tabut.net/topic/89130-karanlydhyn-kyyysyndaki-deha-edgar-allan-poe/</link>
		<description><![CDATA[<b><div align='center'><br /><br />Ahmet Ümit: Karanlığın kıyısındaki deha: Edgar Allan Poe</b><br /><br /><br /><br /><br /></div><br /><br /><i>Poe'nun bütün öyküleri İthaki Yayınları tarafından Türkçeye kazandırıldı. İnsanoğlunun uyguladığı vahşetin, şiddetin evrensel bir çılgınlık noktasına geldiği bugünlerde Poe'yu okumanın tam sırası.</i><br /><br /><i>Arkadaşlarımıza, bazen de kendimize sorduğumuz bir soru vardır: 'En çok hangi yazarları seversin?' Basit ama yerinde bir soru. Ben bu soruyu kendime sorduğumda aklıma gelen ilk beş isimden biri Edgar Allan Poe oluyor.</i><br /><br /><br /><br />Poe ile ilk karşılaşmam henüz lise yıllarında, edebiyat kitabımızdaki 'Annabel Lee' şiiriyle olmuştu. Ne yazık ki şiiri kimin Türkçeye çevirdiğini anımsamıyorum. Uyaklı şiire yatkın bir kültürden geldiğimiz için mi, yoksa o sıralar ilk aşkının yaşamakta olan bir yeni yetmenin abartılı duygularına karşılık verdiği için mi, bu şiiri çok sevmiştim. Liseden sonra Poe'nun adını pek sık duymadığımı itiraf etmeliyim.<br />İzlediğim korku filmlerinin jeneriklerinde büyük ustanın adı gözüme çarpsa da çok önemsememiş olmalıyım ki, ilk öykü kitabım yayınlanana kadar Poe ilgimi fazla çekmedi. Ancak ilk öykü kitabımla birlikte, polisiye -kara roman türüne eğilimim olduğunu fark edince bu tuhaf yazarın yapıtlarına ilgim artmaya başladı.<br /><br />Bu ilginin başlarda çok yüzeysel olduğunu itiraf etmeliyim. Hatta 'Morgue Sokağı Cinayeti'ni okuduğumda ilk kitabını yayımlatmayı başarmış genç bir yazarın, o dünyayı ben yarattım havalarıyla, öyküyü epeyce basit bulduğumu bile söylemeliyim. Yine de Poe'nun 'Morgue Sokağı Cinayeti'nin girişindeki analitik çözümleme üzerine yazdığı metni defalarca okumaktan, kaleme aldığım yazılarda kullanmaktan geri durmadığım da bir gerçekti.<br /><br />Poe'yu daha iyi tanımaya başlamam, 'Usher Konağı'nın Çöküşü', 'Kızıl Ölümün Maskesi' gibi ölümün mutlaklığını çarpıcı bir biçimde dile getirdiği gotik, korku öyküleriyle olmuştu. Ama onun hakkında ilk şaşkınlığa kapılışım ve hayran oluşum, Poe'nun yalnızca polisiye de değil, bilim kurgu türünde de bir öncü olduğunu fark edişimle başlar. Gerçekten de 'Hans Pfaall'ın Duyulmadık Serüveni' adlı öyküsünde Jules Verne'den yıllar önce aya yolculuğu anlatmıştır. Hem de sayfalar dolusu bilimsel açıklamalar yaparak.<br /><br />Talih ona çok az güldü Poe'nun en önemli özelliklerinden biri de öykülerindeki konu çeşitliliğidir. 'Morg Sokağı Cinayeti'nde inanılmaz gibi görünen bir cinayetler toplamını mantıksal çözümlemeye yaslanarak kurgulayan yazarımız en küçük bir büyüye, mistik olana şans tanımazken, 'Morella' adlı öyküsünde kahramanının ölen karısının ruhunun doğan kızında yaşadığını anlatmaktan çekinmez.<br />Onun öykülerini, özellikle de 'Kuzgun' adlı şiirini okuyunca, bu alkolik şair de, bu sık sık delirium tremens krizleri geçiren adam da, tuhaf, o güne kadar öteki yazarlar da olmayan bir 'şey'in varlığını hissettim. Bu 'şey'in ne olduğunu bilmiyordum ama hissediyordum. Yapıtlarını yeniden okudum ama kesin bir sonuca ulaşamadım. Belki aradığım 'şey' onun yaşamında gizliydi. Böylece ilk kez bir yazarın yaşam öyküsünü merak etmeye başladım. Ne yalan söyleyeyim, Poe'ya kadar, yaşam öyküsünü okuduğum yazarların hemen hepsi, hakkında metinler kaleme aldığım yazarlardı. Sizin anlayacağınız, onların yaşam öykülerini zorunluluktan okumuştum. Ama Poe'yu iyi tanımam için daha fazla bilgiye gereksinmem vardı.<br /><br />Bu yüzden yaşamını çıldırasıya merak ediyordum. Merakımı gidermekte pek zorlanmadım Edgar Allan Poe 1809'da Amerika'da Boston / Massachusetts'de yoksul bir ailenin ocuğu olarak dünyaya geldi. Babası David aslında zengin bir aileden geliyordu. Poe'nun dedesi bağımsızlık savaşına katılmış bir generaldi. Ama Poe'nun babası David, güzelliğiyle ünlü İngiliz aktristi Elizabeth Arnold'a aşık olup evden ayrıldı. Elizabeth'le evlendi, karısı gibi oyunculuk yapmaya başladı. Bu yoksul bir yaşam sürmek anlamına geliyordu ama aşktan başı dönen David buna baştan razı olmuştu. Genç çiftin dünyaya gelen üç çocuğundan biriydi Poe. Zaten yoksul olan aile üç çocuğa bakmakta iyice zorlanıyordu. Yaşam böyle sürse iyiydi ama talihsizlik peşlerini bırakmıyordu. Ne yazık ki önce anne Elizabeth, ardından David ölecekti. Böylece üç kardeş bir anda kimsesiz kalıvermişti. Üç kardeşten en şanslı olan Poe'ydu. Onu varlıklı Allan ailesi evlat edindi. Yaşamı boyunca talihin ona ender güldüğü anlardan biriydi bu.]]></description>
		<pubDate>Mon, 23 Nov 2009 09:34:10 +0000</pubDate>
		<guid>http://forum.tabut.net/topic/89130-karanlydhyn-kyyysyndaki-deha-edgar-allan-poe/</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Erik Stinus ve Şiiri</title>
		<link>http://forum.tabut.net/topic/89113-erik-stinus-ve-thiiri/</link>
		<description><![CDATA[<i>Kemal Özer<br /><br /></i><br /><br /><b><div align='center'>Erik Stinus ve Şiiri</b></div><br /><br /><br /><br /><br />Erik Stinus, ülkemizde bilinen bir ozan. Şiirlerinden yapılan çeviriler dergilerimizde yıllardır yayınlanmakta. Bu çevirilerle oluşturulmuş kitaplarının sayısı da üçe ulaştı.<br /><br />Erik Stinus&#8217;un ülkemizde tanınması, yalnızca şiirlerinin çevrilmiş olmasından kaynaklanmıyor. Türkiye&#8217;ye, başta Nâzım Hikmet olmak üzere Türk şiirine gösterdiği ilgi, verdiği önem, ozanlarımızdan yaptığı çeviriler de bunda etken. Ülkemizi 50 yıl önceki ilk gelişinden bu yana çeşitli dönemlerde ziyaret edip pek çok yöresi ve özelliğiyle tanımış olması kadar, özgürlüklerin iyice kısıtlanıp baskıların arttığı bunalım yıllarımızda bu koşullara direnç gösteren dünya aydınları arasında yer alması, dayanışma göstermesi bu tanınmışlığın sınırlarını kuşkusuz daha da genişletmiş durumda.<br /><br />İlk gençliğiyle birlikte, bir yandan dünyaya açılmayı, bir yandan başka insanları tanımayı sürdürecek biçimde yaşamak, giderek &#8216;dünya yurttaşı&#8217; olmak amacı taşıdığını, bu amaca uygun bir kimlik edinmeye ve kendisini olduğu kadar başka insanları da anlatmayı sağlayacak bir şiir anlayışını benimsemeye yöneldiğini gözlüyoruz.<br /><br />Bu şiir anlayışıyla Erik Stinus yaşadığı çağa damgasını vuran olayları izleyecek; neredeyse her önemli yaşanmışlığın tanıklığını yapacaktır. Kendini bu tutuma yönelten şiir anlayışını açıklarken, üç tanımın kendisine yol gösterdiğini söyler.Bunlardan biri, Paul Eluard&#8217;ın tanımıdır: &#8220;İçinde şiirsel bir gerçeğin apaçık gösterildiği bir şiir bizi okşar, yaşamımızı değiştirir.&#8221; İçinde doğruluk payı bulduğu ikinci tanımda &#8220;Şiir, dünyanın yaşama ilkin beşik, sonra gömüt olması çelişkisine gem vurmaktır&#8221; der Carl Sandburg. Üçüncü tanım ise, Nâzım Hikmet&#8217;in bir şiirinden alıntılanan şu dizelerde yer almaktadır:<br />&#8220;Annelerin ninnilerinden<br />spikerin okuduğu habere kadar<br />yürekte, kitapta<br />ve sokakta yenebilmek yalanı,<br />anlamak sevgilim, o müthiş bir bahtiyarlık<br />anlamak gideni ve gelmekte olanı.&#8221;<br /><br />Bütün bunların sonucunda, yaşadıklarından ve öğrendiklerinden süzüp getirdiği ve benimsediği anlayış için Erik Stinus şöyle diyecektir: &#8220;Şiir, hem ozanın hem yazıldığı çağın bir resmi; ozanın hem kendisinin hem başkalarının yaşamını anlama çabasıdır. Sözcükleri, ezgisi, dizemi, durakları ile şiir bundan da fazlası olabilir, ama hiçbir zaman daha azı değildir.&#8221;<br /><br />Şiirlerini, bu yaklaşım çerçevesinde, çok ağır bastığını gördüğümüz iki eğilime göre iki kümeye ayırabiliriz. Genel olarak söylersek, bu kümelerden biri, insanın doğa içindeki varlığıyla, öteki de toplumsal ilişkiler içindeki varlığıyla ilgili şiirlerden oluşuyor.<br /><br />Her iki kümedeki şiirlerde de Erik Stinus&#8217;un şiir anlayışıyla ilgili iki temel nitelik, lirizm ve anlatımcı söylem, hemen öne çıkıyor. Onun lirizm anlayışı, doğrudan coşkuyu gözeten bir yaklaşım içermiyor. Bu tür şiirlerinde bir coşku varsa, duyguların köpürüp coşmasıyla ilgili değil. Zekâ ve bilgi süzgecinden geçirilmiş, daha çok sezgiye dayanan, sezdirmekle sağlanan bir lirizm sözkonusu.<br /><br />Anlatımcı söylem ise, &#8216;anlatılan&#8217;ı &#8216;yaşanan&#8217;ın içinden çıkarmakla yetinmeyen, onu ayrıntı zenginliği içinde yeniden kurgulamaya yönelirken, ayrıntı ile bütünlük arasındaki bağıntıyı sürekli göz önünde bulunduran bir yaklaşımla şiire yansıyor.<br /><br />Uzun şiir cümleleriyle oluşturulan çağrışımlara dayalı bir yapı ortaya koyuyor şiirleri. Böyle olduğu için de ayrıntıların özenle dile gelmesini sağlayacak uzun soluklu bir okumayı gerektiriyor. Ama şiirlerinde &#8216;anlatılan&#8217;lar o kadar özgün ve &#8216;anlatılan&#8217;ların içeriği o kadar çağdaş ki, okurken gösterilen çabaya değdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Erik Stinus şiirinin bu niteliklerine, söyleyiş açısından dikkati çeken bir nitelik daha eklenebilir. Şiirlerinde karşılaştığımız ses öğesi ve ritm kaygısı, kulağımızın alışık olduğu bir ezgi düzeninden kaynaklanmıyor. Çocukluğundan bu yana etkisini taşıdığı ilâhi ve şarkıların, zihninde dönüşüme uğrayan tanıklığıyla oluşuyor diyebiliriz.<br /><br />Onun şiir toplamına baktığımızda, rahatlıkla diyebiliriz ki, şiir anlayışını yazdıklarıyla doğrulayabilmiş, büyük bir ozan çıkıyor karşımıza. Şiirlerinde, benimsediği tanımdaki gibi, hem kendini, hem başkalarını anlama çabasını başarıyla yansıttığını, kendinin de yaşadığı çağın da yetkin bir resmini çizdiğini görüyoruz.<br /><br />(Nâzım Hikmet Uluslararası Şiir Ödülü için 26 Nisan 2009&#8242;da Aya İrini&#8217;deki törende yapılan konuşma)<br /><br /><br /><br /><i><!--sizeo:1--><span style="font-size:8pt;line-height:100%"><!--/sizeo--><!--coloro:#c0c0c0--><span style="color:#c0c0c0"><!--/coloro-->kemalozer.net/?p=1067<!--colorc--></span><!--/colorc--><!--sizec--></span><!--/sizec--></i>]]></description>
		<pubDate>Sun, 22 Nov 2009 16:33:53 +0000</pubDate>
		<guid>http://forum.tabut.net/topic/89113-erik-stinus-ve-thiiri/</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Pier Paolo Pasolini: İtalyalı Marxist Bir Peygamber</title>
		<link>http://forum.tabut.net/topic/89111-pier-paolo-pasolini-ytalyaly-marxist-bir-peygamber/</link>
		<description><![CDATA[<b><div align='center'><br /><br />Pier Paolo Pasolini: İtalyalı Marxist Bir Peygamber</b><br /><br /></div><br /><br /><br /><br /><br /><br />2 Kasım 1975&#8217;te şair, film yönetmeni ve amansız toplum muhalifi Pier Paolo Pasolini, Lido di Roma dolaylarındaki bir liman ve turizm kenti olan Ostia&#8217;daki bir inşaat şantiyesinde ölü olarak bulundu. Olayla ilgili olarak, polis, şafak sökerken Pelosi adlı 17 yaşındaki işçi bir genci gözaltına aldı. Ertesi gün, Pelosi cinayet işlemekle itham edildi ve bu genç suçunu kabul etti. Bir kaç yıl sonra da, 25 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı Pelosi.<br /><br />Bu öykü burada bitebilirdi, eğer Pasolini zamanının en ünlülerinden biri olmasaydı. Bir çok kimse, savcılığın sunduğu durum değerlendirmesine inanmak istemedi. Cinayet sonrası, Pier Paolo Pasolini&#8217;nin bedeni ve yüzü tanınmıyacak durumdaydı. Nasıl olurdu da, 17 yaşındaki bir çocuk, atletik bir yapıya sahip olan, güçlü kuvvetli 53 yaşındaki Pasolini&#8217;yi ufacık bir tahta parçasıyla o duruma sokabilirdi? Fakat Pasolini&#8217;nin düşmanları için kuşkuya yer yoktu: eşcinsel olarak Roma&#8217;nın şiddet dolu varoşlarına genç erkekler bulmak amacıyla giden Pasolini, oldukça tehlikeli bir hayat sürmüştü. Bu anlamda, ölümün üstüne üstüne gitmişti, yani ölümü kendi yüzündendi.<br /><br />&#8221;Şairler geleceği görür&#8221;, demişti Frederick Engels. Pasolini de 1962 yılında yazdığı bir şiirde kendi ölümünü önceden sezinliyordu gibi: <br />&#8220;(...)<br />milyarlarca yaşayanlar, <br />güzelim bir sabah uyanacaklar hayatlarındaki her günkü gibi <br />giysi altındaki sıcaklık...nemli <br />ilk terden...Mutlu - onlar - <br />mutlu! Onlar, mutlu sadece! <br />Yalnızca doğmamış olan yaşar!<br />Yaşar, yaşadığı sürece, ve her şey onun olmalıdır,- <br />Onundur, onun! <br />Orada duracağım <br />(...) <br />deniz boyunca <br />- hayatın yeniden başladığı yerde. <br />Yapyalnız, ya da handiyse öylece, o eski sahilde, <br />eski kültürlerin kalıntıları <br />Arasında <br />Ravenna <br />Ostia ya da Bombay&#8217;da hepsi bir nasılsa. <br />(...) <br />Yavaş yavaş çözüleceğim <br />denizden gelen kesici ışıkta, <br />unutulmuş bir şair ve yurttaş olarak.&#8221;<br /><br />Pelosi&#8217;nin suçu kabullenmesine rağmen, bazı deliller Pasolini&#8217;nin öldürülmesi olayına başkalarının karıştığını da göstermekte. Bu tür şüpheler, ta başından beri mevcuttu ve 1995 yılı civarında Marco Tullio Giordano tarafından yapılan &#8221;Pasolini: Bir İtalyan Suçu&#8221; adlı bir filmle birlikte, bu şüpheler somut olarak gösteriliyor. Görgü tanıklarının filmin yönetmenine anlattıklarına göre, İtalyan makamları kasıtlı olarak, başka bir işçi gencinin Pasolini&#8217;nin öldürülmesine katıldığını işaret eden verileri göz önünde tutmadılar. Film, özellikle bu teori üzerinde duruyor. Bu durum, devlet savcılarından birinin Pasolini dosyasını yeniden gündeme getirmesine yol açtı.<br /><br />Fakat Pasolini&#8217;nin öldürülmesinde, filmde ön plana çıkarılan politik bir motif var olabilir mi?<br /><br />&#8220;Bir komploya inanmıyorum. Bunun yerine, denebilir ki, egemen sınıf bir çeşit ölüm lisansı çıkardı. Burjuvazi, Pasolini&#8217;nin yaptığı eleştiriler yüzünden oldukça mahcup bir durumdaydı ve bu yüzden kişiliğini hedef alan bir kampanyayla sesini boğmaya çalıştılar Pasolini&#8217;nin&#8221;. Böyle diyor yazar Dacia Maraini, bir söyleşisinde. Maraini ve eski kocası, müteveffa Alberto Moravia, Pier Paolo Pasolini&#8217;nin 1960 ve 1970&#8217;lerde en yakın arkadaşıydılar.<br /><br />Zamansız ve gizemli koşullar altında ölen bir çok ünlü gibi Pier Paolo Pasolini&#8217;nin hayatı da oldukça çok sayıda tartışmaya konu olmuştur.<br /><br />Mükemmel bir şairdi Pasolini, pırıl pırıl bir öykücü ve zamanının en önemli film yaratıcılarından. İtalya&#8217;da bir mit olmuştur Pasolini. Hakkındaki mitolojik söylem öncelikle peygambersi yazılarını topladığı &#8221;Scritti corsari&#8221; (&#8221;Gazabın Yılı&#8221;) adlı kitabına bağlanabilir. Bu denli öngörü ve aktüalite, savaş sonrasındaki hiçbir İtalyan yazarında bulunmuyor. Toplumsal eleştirilerinin bazı bölümleri İtalya dışında da önemli yankılar yapmıştır.<br /><br />Çok gençken komünist oldu Pasolini. Kitaplardan ya da okulda öğrenmedi komünizmi; kendi içgüdüleri ve mantığı ile komünist oldu hayat okulunda: <br /><br />&#8220;Nasıl mı marxist oldum? <br />-evet.. beyaz ve açık mavi ilkbahar çiçekleri arasında yürüyordum <br />kardelenlerden hemen sonra açarlar ya hani, <br />-ve akasyalar, o <br /><br />muhteşem sıcakta çözülen insan teni kokan <br />çiçeklerle dolup taşmadan kısa bir süre önce o güzelim mevsimde- <br />ve annemin köyü yakınlarındaki,<br />o çevrilemez adla &#8221;fonde&#8221; denilen küçük su oyuklarının kıyılarında yazmıştım, <br />oğlanlar, köylü çocukları, <br />yıkanırken masumca (çünkü duygusuzdu onlar hayatları hakkında <br />ben inanırken onların kendileri hakkında bilinçli olduklarına) <br />&#8221;Katolik Kilisesi&#8217;nin bülbülü&#8221; &#8217;ne şiirler yazmıştım, <br />Bu dediğim 43&#8217;te olmuştu: 45&#8217;te bambaşka bir şeydi.<br />Biraz daha büyüyen köylü çocukları, <br />kızıl bir kumaş bağlayarak boğazlarına <br />yürüyorlardı başkentin kapılarına ve küçük Venedik saraylarına. <br />Böyle öğrendim ben, onların ırgat olduklarını,<br />ve böylelikle patronların var olduğunu. <br />Irgatların tarafını tuttum, ve Marx&#8217;ı okumaya başladım&#8221;.<br /><br />Pasolini, hayattayken kendisine yeterince kulak verilmediğine pişman olunmuş ender şairlerdendir. Eğer Pasolini&#8217;nin dedikleri dikkate alınmış olsaydı, İtalya bugün daha farklı bir durumda olacaktı. Sözgelimi Pasolini&#8217;nin hasımlarından, mafyayla bağlantısı olduğu için hakkında soruşturma açılan, hrıstiyan-demokrat lider Giulio Andreotti&#8217;nin 10 yıl kadar önce yaptığı açıklama oldukça yankı uyandırdı: &#8221;Pasolini&#8217;nin dediklerini dinlemiş olsaydık, belki de sistem çökmeyecekti.&#8221;<br /><br />Oldukça zeki -neredeyse deşifreci- bir politikacıdan gelen bu eşsiz açıklama, kuşkusuz ki bir edepsizlik olarak da yorumlanabilir; değil mi ki Pasolini, İtalya&#8217;yı felaket bir duruma getirdiği için Andreotti ve tayfası hakkında bir soruşturma açılmasını ve Andreotti ve tayfasının zincire vurulmasını istemişti. Bu bakış açısını taşıyor Dacia Maraini.<br /><br />Andreotti&#8217;nin düşüncelerini değiştirmesi kendi hatalarını kabullenmesi ve Pasolini&#8217;nin bilgeliği için gecikmiş bir alkış olarak da yorumlanabilir.<br /><br />İşin püf noktası şu ki, Pasolini endüstrileşmeye doğru yönelen ve bu yüzden anıtsal değişimler içerisindeki İtalya toplumunun derinliklerine inerek, felaketli gelişmeleri önceden haber vermiştir. Diğer entelektüeller de belki aynı olguları gözlemlemişlerdir, fakat ya ideolojik ve parti çıkarlarını düşünmek zorundaydılar ya da Pasolini&#8217;nin sorunları açık bir şekilde formüle edebilme yetenekleri bulunmuyordu kendilerinde.]]></description>
		<pubDate>Sun, 22 Nov 2009 16:11:55 +0000</pubDate>
		<guid>http://forum.tabut.net/topic/89111-pier-paolo-pasolini-ytalyaly-marxist-bir-peygamber/</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Hindistan Şiiri Üzerine</title>
		<link>http://forum.tabut.net/topic/89092-hindistan-thiiri-uzerine/</link>
		<description><![CDATA[Bir çok hatip, şair ve yazar yetiştiren Hindistan, bilhassa son senelerde bir aziz sayılan Mahatma Gandhi'nin etrafında toplanmış ve memleketlerinin bağımsızlığı için uğraşmışlardır. Gandhi, Hariyan adında ingilizce bir dergi çıkarmakla dünyaya hitap eder.<br /><br />Gandhi, insan hayatiyle çok ilgilidir. Hayatın bir çok yönü olduğu için Gandhi de çok cepheli bir insandır. Meselâ, bir yazısında Hindistan bağımsızlığını inceler, öbüründe şekerleme yapmaya yarayan şeker nisbetinin azalmasından bahseder. Üçüncüde, cinayeti, dördüncüde fıstığın faydalarını ele alır. Gandhi'nin bu çeşitli yazıları birbirini bozduğu zaman batılı ona kararsız, doğulu ise "Gandhi kendine karşı dürüstlük gösteriyor,, der. Çünkü, Gandhi için ne politika büyüktür ve ne de fıstık küçüktür. <br /><br />Onun en şaşılacak tarafı günün yirmi dört saatini halk arasında geçirmesidir. Ayni zamanda Gandhi yerleşmiş olan ananeyi = geleneği, Hint kaslarını paryalara (Dokunmazlara) fena muamele etmekten vazgeçirmeğe çalışmaktadır. Gandhi dininin özü: Bir Allaha iman etmek, kendisinin de bu Al lanın vasıtası olduğuna, dünyada barış ve saadete, cennete ve Allaha ancak iyilik ile ulaşabileceğidir.<br /><br />Hint inkılâpçı hareketlerin başında son zamanda Narhu, Mevlana Azad, W. Patel ve bayan Naidu bulunmakta ve büyük bir rol oyna maktadır.<br /><br />Bugün Hindistan; Pakistan ve Hindistan olmak üzere iki kısma ayrılmıştır. Aralarında kökleri derin bir düşmanlığa dayanan bu büyük ülkede şiir ve edebiyat millî bakımdan değil, din bakımından ve bunun tesiri altında ayrı yönlü çiçeklenecektir. Fakat zamanla Hint ruhu teşekkül ederek bu vadide yürüyeceği tabiidir.<br /><br />Rabindranath Tagore'nin "Büyüyen Ay&#8221; eserinden bazı örnekler:<br /><br />Yurt'tan :<br /><br />Gün batımı son altınını bir cimri gibi saklarken, tarladan geçen yolda tek başıma ilerliyordum. Gün ışığı karanlığa gittikçe daha derin gömülüyor, mahsulü toplanmış olan dul toprakta sessizce uzanıyordu.<br /><br />Deniz kenarın'dan :<br /><br />Ölüm satan dalgalar, bir anne bebeğinin beşiğini sallarken söylediği gibi, çocuklara, manasız şarkılar söyler. Deniz çocuklarla oynaşır, ve kumsalın gülümsemesi donuk donuk parlar. <br /><br /><br />Sanat ve Edebiyat Sitesi]]></description>
		<pubDate>Sun, 22 Nov 2009 09:25:12 +0000</pubDate>
		<guid>http://forum.tabut.net/topic/89092-hindistan-thiiri-uzerine/</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Ermeni Edebiyatı ve Şiiri Üzerine</title>
		<link>http://forum.tabut.net/topic/89048-ermeni-edebiyaty-ve-thiiri-uzerine/</link>
		<description><![CDATA[Bin yıldır bir arada yaşayan iki halk, yani Ermeniler ile Türkler arasındaki kopukluk inanılmaz boyutta. Bunun en somut göstergesi Ermeni edebiyatının Türkiye&#8217;de bilinmeyişi diyebiliriz. Batı dillerinden sayısız çeviriler yapılırken, Ermeni edebiyatı ile ancak son birkaç yıldır tanışmaya başladık. Kopukluk o boyutta ki, bazen Ermeni edebiyatının ürünlerini batı dilleri aracılığı ile okuyabiliyoruz. <br /><br />Bu kopuşun başlama tarihi ise 1915. Şu uğursuz yıl. Anadolu insanı bir yandan Allahuekber dağlarında, Çanakkale Boğazı&#8217;nda ve Arap çöllerinde Alman emperyalizminin yayılmacı çıkarları uğruna kırılırken, Ermeni halkı da tehcir yollarında tüketiliyordu. <br /><br />Her şeyin başlangıç tarihi ise 24 Nisan, yani Türkiye&#8217;nin dört bir yanında aydınların, yazarların, öğretmenlerin, partililerin vd. gözaltına alınıp, sonra kayıplara karıştığı tarih... <br />Daha sonra tanık olacağımız &#8220;Balyoz&#8221; tarzı uygulamaların ilk örneği sanki 24 Nisan... Önce bir halkın bilincini yansıtan aydınları ve halk önderlerini zindana at, sonra sıra diğerlerine ve nihayet halka gelsin. <br />Bugün birçok Ermeni aydın ve yazarının ölüm tarihi aynı tarihi taşımakta. Yani 1915. Her biri kendi alanında son derece yetenekli olan bu insanlar kim bilir ne parlak yapıtlar yaratacaklardı, eğer yaşayabilselerdi. Örneğin 1884 doğumlu olan büyük şair Taniel Varujan, uğursuz 1915 yılında öldüğünde 31 yaşındaydı ve önünde üretkenlikle dolu olarak geçecek uzun yıllar vardı. İttihatçılar Alman emperyalizminin kuyruğunda I. Dünya Savaşı&#8217;nın içine savrulmasalardı.<br /><br />Onun &#8220;Deliriyorum&#8221; adlı şiiri hâlâ dillerde dolaşır durur: &#8220;Tohum derinlerde bir yerlerde / Ürün vermez delirmedikçe / Ve pençe yerli yerinde / Ele benzemez delirmedikçe...&#8221; <br />Yine aynı yıl, sürgün yollarında Çerkes Ahmet adlı, &#8220;Teşkilatı Mahsusa&#8221; elemanı İttihatçı bir zabit tarafından başı taşla ezilerek öldürülen hikayeci Krikor Zohrab, aynı zamanda parlamento üyesi, birçok hukuk reformunun altına imzasını atmış parlak bir hatipti. Şimdi onun öykülerini, Aras yayınlarınca sunulan bir derleme sayesinde okuyabiliyoruz. Zohrab, öldürüldüğünde 55 yaşında, hayatının en verimli evresindeydi. Bu olay o kadar tepki yaratacaktı ki, Osmanlı Parlamentosu anısına bir saygı duruşunda bulunurken, Çerkes Ahmet tutuklanmak zorunda kalınacak ve hızlı bir yargılamadan sonra idam edilecekti. <br />Ermeni dilinin en büyük ozanlarından biri olan Siamanto (Adom Yarcanyan) da 1915 kırımının kurbanlarından biri oldu. Ölürüldüğünde 37 yaşındaydı. <br /><br />Bir başka kurban ise 1874 Siverek doğumlu yazar Rupen Zartanyan&#8217;dı. Eğitimini Harput&#8217;ta yapan Zartanyan, bu yörenin insanını, doğasını öykülerine yansıttı. Aynı zamanda ünlü &#8220;Azadamard&#8221; gazetesinin yayıncısı olan Zartanyan, Gorki, Hugo ve Anatole France&#8217;dan çeviriler de yapmıştı. Öldürüldüğünde 41 yaşındaydı ve yapacak çok işi vardı daha. <br /><br />20. yüzyıl başının en iyi yazarlarından biri olan Yervant Sırmakeşhanlıyan da 1915 yılında yaşamını yitirdiğinde, 45 yaşındaydı. Gazetecilik yanında öyküler ve romanlar yayınladı. Yazılarında ise &#8220;Yeruhan&#8221; takma adını kullanıyordu. &#8220;Amira&#8217;nın Kızı&#8221; adlı romanı ile realizmin bu topraklardaki ilk başarılı örneklerinden biri oldu. İstanbul Ermeni burjuvazisini bu kitabında eleştirel bir yaklaşımla yansıtırken, işçi sınıfına olan sempatisini de hissettirmekten çekinmiyordu. İstanbul balıkçılarını ondan sonra başarıyla bir tek Sait Faik yansıtmıştır herhalde. Onun &#8220;Balıkçı Sevdası&#8221; adlı öykü kitabını bugün artık okumak mümkün (Aras Yayınları). <br /><br />Büyük mizah usası ve gazeteci Yervant Odyan ise 1915 tehcirini sağ atlatmayı başaran ender kişilerden biri idi. Onun &#8220;Yoldaş Pançuni&#8221; adlı kitabı (Türkçesi Aras Yayınları), şabloncu devrimciliğe yönelttiği oklar ile bugün güncelliğini hâlâ korumaktadır. Savaştan sonra Mısır&#8217;a yerleşerek gazeteciliğe devam eden Odyan, 1926 yılında Kahire&#8217;de öldüğünde 57 yaşında idi. Sürgün yollarında bir Alman subayın çevirmenliğini almayı başararak sağ kalmıştı. 1923 yılında &#8220;Yoldaş Pancuni Tehcir Yollarında&#8221; adlı kitabını yayınlayarak, en ağır koşullar altında bile mizaha yer olduğunu kanıtlayacaktı. Ermeni edebiyatının Aziz Nesin&#8217;i diyebileceğimiz en sevimli kitaplarından biri de &#8220;Şerlok Holmes ve Abdülhamit&#8221; idi. Bu dönemde karikatürden öyküye Ermeni mizahı tam bir zirvedeydi. <br /><br />Dönemin en önemli gazetecilerinden biri olan Aram Andonyan ise ancak deli takliti yaparak sağ kalmayı başaracaktı. Ancak büyük Ermeni bestecisi Gomidas, 1915 yılında tehcir yollarından Halide Edib&#8217;in Amerikan elçisi Morgentau&#8217;nun çabası ile geri çevrilecek ama yitirdiği ruh sağlığına bir daha asla kavuşamayacaktı. <br /><br />Erzincan/Armıdan doğumlu büyük yazar Hagop Mintzuri de İstanbul&#8217;da asker olduğu için sağ kalanlar arasındadır. Ama üsul ve füruğ olarak, yani kendinden önceki ve sonraki kuşaklar olan hiçbir kimse sağ kalmayacak, onu bu evrende yapayalnız bırakacaklardır. 1886 doğumlu olan Mintzuri, 1978 yılında İstanbul&#8217;da 92 yaşında ölecekti. Onun kitaplarını da Aras Yayınevi sayesinde okumak mümün artık. <br />Gazeteci-yazar Levon Larents, tehcir yollarında yaşamını yitirdiğinde 33 yaşında idi. Makalelerinde &#8220;Kirişçiyan&#8221; adını kullanan Larents, 1908 devriminden sonra, daha önce yerleştiği ABD&#8217;den İstanbul&#8217;a dönmüştü. Realist edebiyat anlayışını benimseyen Larents, &#8220;Beddua&#8221;, &#8220;Köyün Gururu&#8221; gibi romanlarında psikolojik çözümlemelere de yer ayırıyordu. <br /><br />Dönemin en büyük kadın yazarlarından ve kadın hakları savunucularından biri olan Zabel Esayan da (1878-1943) 1915 fırtınasını atlatmayı başardı, ama bu kez de büyük hayallerle gittiği Sovyetler Birliği&#8217;nde gözaltına alındı ve Sibirya&#8217;daki kamplardan birinde yaşamını yitirdi 1940&#8217;lı yıllarda. <br />Şiirlerinde Armen Dorian mahlasını kullanan ve yapıtlarını Fransızca kaleme alan Şair Hraçya Surenyan, 1915&#8217;te sürgün yollarında yaşamını yitirdiğinde henüz 23 yaşındaydı. Ermeni şiirinin doruklarından biri sayılan, efsaneleşmiş ozan Bedros Turyan da, 1872 yılında veremden öldüğünde daha 21 yaşında idi. Ama birçok oyunu yanında toplam 30 şiiri ile Ermeni edebiyatına damgasını vuracaktı. <br /><br />Bugün Kars&#8217;ta 1897 yılında doğduğu ev, inşallah bir gün müzeye dönüştürülür diye dua ettiğimiz büyük Ermeni ozanı Yeğişe Çarents, aynı zamanda &#8220;Ermenistan&#8217;ın Nâzım Hikmet&#8217;i&#8221; diye anılır. Romanlar da yazan Çarents, 1922 yılında ziyaret ettiği İstanbul için ünlü şiirini kaleme alacaktı. Onun vatanı Hayastan için yazdığı şiir hâlâ dillerdedir: &#8220;Güneş tüten bol meyvene Hayastan&#8217;ım vurgunum sana ben/Eski sazımızın tınısına vurgunum ben/Kıpkızıl çiçeklere, bembeyaz güllere/Ve Nairili ince belli kızlarına senin vurgunum ben...&#8221; <br /><br />Çarents, 1937 yılında bir muhbirin yalanları ile konulduğu cezaevinin beyaz duvarları arasında yaşama elveda diyerek, &#8220;Büyük Temizlik&#8221;ten payına düşeni alacaktı. <br />Bugün modern Ermenicenin iki kolu vardır. 1. Batı Ermenicesi, yani İstanbul ve Anadolu&#8217;da yaygın olan Ermeni ağzı. 2. Doğu Ermenicesi, yani Ermenistan&#8217;da yaygın olan Ermeni ağzı... <br /><br />Bugün Batı Ermenicesi, dünyanın birçok köşesinde konuşulmakta. Bu Doğu Ermenicesi için de geçerli. Ancak 1915 olayı, Batı Ermenicesinin kaynağını ne yazık ki kuruttu. Ermeni edebiyatının bundan sonraki gelişimi, daha çok Doğu Ermenicesi üzerinden oldu. Yine de Batı Ermenicesi, İstanbul&#8217;da ve Ermeni diasporası içinde, çok yaygın olmasa bile yeniden çiçek verdi. Bu bakımdan Marmara gazetesi ve Jamanak gazetesi, Ermeni dili ve edebiyatının ayakta kalması bakımından çok önemli bir işlev gördüler. Robert Haddeciyan, Ermeni dilinin önemli savunmanlarından biri oldu ve bu dili ustalıkla deneme ve romanlar başta olmak üzere kendi yapıtlarında kullandı. <br /><br />Agos gazetesinde de Yarvent Gobelyan ve Sarkis Seropyan Ermeni dilinin çağdaş dünyadaki önemli taşıyıcılarından. Zaven Biberyan, &#8216;40&#8217;lı yıllarda Ermenice edebiyat dergileri yayınladı ve romanlar yazdı. Öte yandan İstanbul&#8217;da yüzyılın ilk başlarında önemli bir kadın yazarlar grubu da yükseldi. Bunlar arasında Sırpuhi Düsap&#8217;ı, Zabel Asadur&#8217;u (Sibil), Zaruhi Kalemkaryan&#8217;ı, Hayganuş Mark&#8217;ı, Anayis&#8217;i, Zaruhi Bahri&#8217;yi ve daha önce sözünü ettiğimiz büyük yazar Zabel Eseyan&#8217;ı özellikle anabiliriz. <br /><br />Doğduğundan bu yana İstanbul&#8217;dan hiç ayrılmayan Ermeni ozanı Zahrad ise günümüz Ermeni şiirinin doruklarından biri oldu. Roman ve Öykü yazarı Şahan Şahnur ise (1903-1874), Paris&#8217;te Batı Ermenicesinde yazma geleneğini sürdürdü. <br /><br />Ermeni dil ve edebiyatını Batı dünyasına tanıtan ise çok yönlü yazar ve gazeteci Arşag Çobanyan (1872-1954) oldu. Onun Ermeni aşıklarının (Aşuğ) Türk aşıklarını etkilediği yolundaki savı canlı tartışmalara yol açtı. Elbette bu geleneğin en önemli ismi, sadece Ermenice değil Gürcüce, Azerice, Farsça da türküler söyleyen 1795 tarihinde İran&#8217;ın despot ağaları tarafından öldürülen Sayat Nova&#8217;dır. <br />İstanbul&#8217;da, Osmanlı tiyatrosuna da damgasını vuran Ermeni tiyatrosu başlı başına ayrı bir yazının konusudur. Burada da &#8220;Ermenilerin Moliere&#8217;i diye nitelenen Agop Baronyan&#8217;ı (1842-1891) anmadan geçemeyiz <br /><br /><!--fonto:Arial Black--><span style="font-family:Arial Black"><!--/fonto-->Sovyet devrimi ardından <br /><!--fontc--></span><!--/fontc--><br />Sovyet devrimi&#8217;nden sonra, Ermenistan&#8217;da önemli bir toplumsal gerçekçi edebiyat geleneği yükseldi. Bunların yapıtları da Türkçeye çevrilmek üzere sıra bekliyor. Rus çarlığı dönemine bir geri bakış atacak olursak, Raffi takma adıyla anılan romancı Melik Hagopyan&#8217;ı (1835-1888) özellikle anmalıyız. Raffi, yapıtlarında özellikle Kürtlerle Ermeniler arasındaki çelişkiler üzerinde yoğunlaştı. Avetis Aharonyan (1866-1948) ise Hamidiye alayları döneminde, dağa çıkan ilk gerilla kuşağını konu alır &#8220;Fedailer&#8221; adlı kitabında (Belge Yayınları). <br /><br />Şair Hovhannes Tumanyan (1869-1923) ise Ermeni mitolojisi, efsaneleri ve folklorundan gelen konular üzerinde yoğunlaştı. <br />&#8220;Sason Yiğitleri&#8221; onun bu doğrultudaki çalışmalarından önemli bir örnektir. Modern Ermeni şiirinin ustalarından biri, hiç kuşkusuz Şiraz&#8217;dır (1915-1984); kadın şair olarak ise Silva Gabudikyan (Belge Yayınları)... İstanbul doğumlu Keğam Sevan, roman ve hikayelerini yerleştiği Erivan&#8217;da da sürdürdü. <br />Günümüz Ermeni romanının en önemli isimlerinden biri de hiç kuşkusuz Hrand Mateosyan (1935-2002). Bizde &#8220;Özlem&#8221; adlı romanı (Peri Yayınları) ile tanınan Hraçya Koçar (1910-65), bu başarısını başka yapıtlarla da sürdürdü. Günümüz Ermeni edebiyatının önemli isimlerini ise şöyle sıralayabiliriz: Bursa doğumlu olan ve eğitimini Selanik&#8217;deki Anadolu Kolejinde tamamlayan Isdepan Gurdikyan, gazetecilik yanında edebi ürünler de verdi. Rafael Aramyan, Kevork Arşakyan, Apik Avakyan, Viktor Balayan, Vartkes Bedrosyan, Vahe Boğosyan, Khajag Gülnazaryan, Rupen Hovsepyan, Muşeğ Kalşoyan, Zorayr Khalafyan, Hovhannes Melkonyan, Manuk Mnatsaganyan, Berç Zeytuntsyan gibi yazarların adlarını da başarılı yazarlar olarak anabiliriz. <br /><br />Türkiye ile Ermenistan arasında çok uzun olmayan bir zaman dilimi içinde bir edebiyat köprüsü kurulması dileği ile...<br /><br /><br /><!--fonto:Arial Black--><span style="font-family:Arial Black"><!--/fonto-->Ragıp Zarakolu<!--fontc--></span><!--/fontc-->]]></description>
		<pubDate>Fri, 20 Nov 2009 16:10:30 +0000</pubDate>
		<guid>http://forum.tabut.net/topic/89048-ermeni-edebiyaty-ve-thiiri-uzerine/</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Vietnam Şiiri Üzerine</title>
		<link>http://forum.tabut.net/topic/89020-vietnam-thiiri-uzerine/</link>
		<description><![CDATA[<!--fonto:Arial Black--><span style="font-family:Arial Black"><!--/fonto-->Vietnam Şiiri&#8217;ne Kısa Bir Giriş:<!--fontc--></span><!--/fontc--><br /><br /><br />Vietnam Şiiri ile ilgili Türkçe&#8217;deki ilk ve tek seçki, A.Kadir ve Afşar Timuçin&#8217;in derlediği 1973 tarihli &#8216;Vietnam Şiiri&#8217; adlı kitaptır. Vietnam&#8217;da ise, Türkiye&#8217;den şairler tanınmamaktadır; ama hemen hemen bütün Vietnamlılar, Aziz Nesin&#8217;i çok iyi bilmektedir; çocuklukları, Aziz Nesin&#8217;in öykülerine gülmekle geçmiştir. <br /><br />Vietnam şiiri, toplumsal yönelimlerden hiç bir zaman bağımsız olmadı: Vietnam&#8217;da tarihsel olarak ilk şiirlerin Çin yazını etkisindeki şiirler olduğunu görüyoruz. 150 yıl öncesinde bir Fransız kolonisi olmaya başlaması dolayısıyla, Vietnamlı şairler, bu kez, Çin şiiri yanında, Fransız şiirinden etkilenirler. 1945 sonrasında bağımsızlık hareketi içerisinde, Rus şiirinden etkiler görülür.<br /><br />Vietnam kalkındıkça, çoğunlukla köyü ele alan, doğayla insanın barışıklığına vurgu yapan Vietnam şiiri ölecek mi, yoksa kentlileşip yeni bir biçim mi alacak? Tuan Ngoc Nguyen, &#8216;Vietnam Yazınında Toplumsalcı Gerçekçilik&#8217; adlı doktora tezinde, Vietnam&#8217;ın serbest piyasaya açılmasıyla sanatta toplumsalcı kaygıların öldüğünü söylüyor; bunu söylemekten de öte, tezi, bu savı destekleyici örneklerle dolu. <br /><br />Öte yandan, aslında, ölen, yalnızca, toplumsalcı gerçekçilik değil; sanat ölürken, şiir de bundan nasibini alıyor. Bunda, Fransız, Japon, yine Fransız ve son olarak Amerikan sömürgeciliğine karşı, sıcak çarpışmaya girmiş şairlerin son yıllarda birer birer ölüşünün de etkisi var. Bunlar içinde en önde olan 1919 doğumlu Anh Tho, geleneksel Vietnam sanatsal biçimselliği içinde doğayı ve kırsal alanı betimlediği 1941 tarihli şiir kitabıyla tanınmış, sonrasında deli dolu bir genç kız olarak direniş hareketine katılıp siyasal şiirlere yönelmiş bir şairdi; Vietnam, O&#8217;nu da, 2005&#8217;te yitirdi.<br /><br />Aşağıda Vietnam şiirini temsil ettiğini söyleyemeyeceğimiz 4 şiir var. &#8216;Konuklama&#8217;da daha çok Çin şiiri etkisinde, evrensel içeriğe vurgu yapan geleneksel bir biçem var. &#8216;Vietnamlı Genç Hanım&#8217;, tam bir geleneksel Vietnam şiiridir; kırsal kesimde geçer ve köylülerin iç güzelliğini yüceltir. &#8216;Göksel Geçide Bakış&#8217; gizemci bir şiir. &#8216;Eş için Söylenen Şarkı&#8217; ise, bir yandan, Vietnam halkının sömürgecilere karşı yıllarca sürdürmek zorunda kaldığı sıcak çarpışmalara ilişkin bir şiir, bir yandan da Vietnam geleneklerinde eşden beklenenleri bir kez daha açığa çıkarıyor: Ana sevecenliği, koruyuculuk, kollayıcılık&#8230; <br /><br /><br />Kaynakça:<br />Kadir, A. ve Timuçin, Afşar (1973). Vietnam şiiri. İstanbul: Hilal Matbaacılık. <br />Viet Nam News (16.03.2005). Viet Nam mourns loss of female poet Anh Tho, 86.<br />Nguyen, Tuan Ngoc (2004). Socialist realism in Vietnamese literature: An analysis of the relationship between literature and politics. Victoria Üniversitesi, Avustralya. Yayınlanmamış doktora tezi.]]></description>
		<pubDate>Thu, 19 Nov 2009 09:43:38 +0000</pubDate>
		<guid>http://forum.tabut.net/topic/89020-vietnam-thiiri-uzerine/</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Afrika Şiiri Üzerine</title>
		<link>http://forum.tabut.net/topic/88988-afrika-thiiri-uzerine/</link>
		<description><![CDATA[<!--fonto:Arial Black--><span style="font-family:Arial Black"><!--/fonto-->Afrika gibi bir kıta yazaydım <br />Hiç durmaz ölürdüm.<br />Can Yücel <br /><br />Yalnız kaderine ortak olmak kara Afrika'nın , bir şiirle de olsa.<!--fontc--></span><!--/fontc--><br /><br />Güney Afrika edebiyatı üç büyük dil alanına bölünür: Bantu dilleri, Afrikaans alanı ve İngilizce edebiyat alanı. <br /><br />Bantu Alanı: Bu alan Sotha, Ksasu ve Zulu edebiyatlarıyla temsil edilir. Ve eskiyi temsil eder. <br />Afrikaans Alanı: Bölgeye yerleşen Hollanda kökenli sömürgecİlerin dillerine afrikaans denmektedir. 20. yy <br />başlarında ortaöğretimde dilin zorunlu hale getirilmiş, edebiyat alanındaki meyveleri ise 1. dünya savaşı sonrasında alınmıştır. <br />İngilizce Alanı: Çok kısa olarak belirtmek gerekirse; zenci yazarların ingilizce yazmayı seçmelerinin nedeni, ırk ayrımı konusunda uluslararası kamuoyunu duyarlılaştırmaktı. <br />Türkçeye çevirisi yapılan şiirlerden ulaşabildiklerim ingilizce alanına giren şairlerin şiirleridir. <br /><br />Don Mattera, Dennis Brutus ve Mongane Wally Serote <br /><!--fonto:Arial Black--><span style="font-family:Arial Black"><!--/fonto--><br />DENNİS BRÜTÜS <br /><br /><!--fontc--></span><!--/fontc-->İngilizce yazan güney afrikalı şair. (Zimbabve; esk. Güney Rodezya, 1924) Öğrenimini Güney Afrika&#8217;da tamamladı. Güney afrikalı zenci şairlerin en tipiklerinden biridir.Hükümet ve polis yetkilileriyle birçok kez sürtüşmeye girdi ve bu yüzden bir müddet Robben Island'daki çalışma kampında kaldı. ABD'ye sığındı, orada edebiyat öğretmenliği yaptı. Bir çok şiir kitabı yayımladı. Sirens, Knuckles and Boots(1963) Letters to Martha and other Poems from a South African Prison(1969), Poems from Algiers(1970), John Bruin takma adıyla yayınladığı Thoughts abroad(1970) ve Strains (1975) <br /><br /><!--fonto:Arial Black--><span style="font-family:Arial Black"><!--/fonto-->İdama İlgisiz<br /><!--fontc--></span><!--/fontc--><br />O&#8217;nu astılar dedim, ilgisizce <br />İzah etmeden neden öldüğünü <br />Ya da aziz bir dost olduğunu hatırlamadan <br />Ya da arzularımızı, heveslerimizi <br />Öğüttüğünü bir potada <br />O yok artık: düşünemem <br />Şimdi hayal edemem bile <br />O&#8217;nu olduğu yerlere sürükleyen nedenleri <br />Ya da çektiklerini onların ellerinde <br />Ya da hüzünlerimizin o&#8217;nu ne denli yıktığını <br />Şimdi söylemesi kolay, ilgisizce asıldığını <br /><br />Çeviri: Mevlüt Ceylan <br /><br /><!--fonto:Arial Black--><span style="font-family:Arial Black"><!--/fonto-->DON MATTERA <br /><!--fontc--></span><!--/fontc--><br />1935 yılında Güney Afrika 'da doğdu. 1951 yılında doğduğu vilayetten farklı bir yerdeki Katolik rahip okulundan mezun oldu. Gençliğinde istemeden sokak çetelerine karıştı ve bu yüzden hapis yattı. Burada fikirleri yeni biçim alarak kendini şiir ve politikada gösterdi. Baskı altındaki siyahiler arasında büyük<br />ün kazandı. Siyahi gazeteciler birliği kurarak devlet politikalarını eleştirdi. 1973-1982 yılları arasında<br />yazmak dahil her türlü faaliyetine yasak kondu. 1976 yılında Müslüman olup Ömer ismini <br />aldıktan sonra ise siyahiler arasında bile yalnız kaldı. Yasak kalktıktan sonra tekrar yazılarıyla ün kazanmaya başladı ancak bu defa daha farklı bir ses ve görüşe sahipti. İşte bu sesle yazılmış <br />eseri Ezani Aşk Şarkısı (Azanian Love Song, 1987) O'nu dünyaya tanıttı. <br /><br /><!--fonto:Arial Black--><span style="font-family:Arial Black"><!--/fonto-->Hatırla<!--fontc--></span><!--/fontc--><br /><br />Özgürlük nihayet <br />Ülkeyi dolaştığında <br />Mezarımı ziyaret etmeyi unutma <br />Ki tanıdık yollarda yürümek <br />Kırılmış zincirleri görmek <br />Önyargının yıkıldığını <br />Unutulmuş ziyanları <br />Bağışlanmış acıları <br />Görmek için <br />Kalkabilirim belki ayağa <br /><br />Ve gözlerim tam olarak gördüğünde <br />Tüm bunları <br />Dolduğunda bu görünüşlerle <br />Korkudan kaçma benden <br />Ufalanıp toz olursam eğer yeniden <br />Uzun süre beklenen bir rüyanın <br />Beni huzura davet eden <br />Mutluluğu olacaktır o sadece <br />Ülkeyi en sonunda <br />Özgürlük dolaştığında işte <br /><br />Yayın Adı: Azanian Love Song, Skotaville Publ., <br />Johannesburg, 1987 Çeviren: Ahmet Yalçınkaya <br /><br /><!--fonto:Arial Black--><span style="font-family:Arial Black"><!--/fonto-->MONGANE WALLY SEROTE<!--fontc--></span><!--/fontc--> <br /><br />(1944 - ) Güney Afrikalı şair ve yazar. <br /><br /><!--fonto:Arial Black--><span style="font-family:Arial Black"><!--/fonto-->Yanan Bir Sigara<!--fontc--></span><!--/fontc--><br /><br />Bu küçük kara çocuk <br />paketten bir sigara çeker gibi <br />geldi dünyaya <br />ve yakıldı. <br />Bakar yükselen, kıvrılan, dağılan <br />duman olmuş umutlarına <br />sonra, Hiç. <br />Büyür sigaranın külleri gibi büyür, <br />hem uysal, hem savunmasız. <br />Ve ezilip söndürülür.<br /><br /><!--fonto:Arial Black--><span style="font-family:Arial Black"><!--/fonto-->LEOPOLD SEDAR SENGHOR<br /><!--fontc--></span><!--/fontc--><br />(1906-2001) Senegalli devlet adamı şair ve yazar. Saint-Esprit rahipleri tarafından eğitildi, dilbilgisi dalında asistanlık sınavını verdi (1935). Paris'te Antil kökenli çevrelerle ilişki kurdu ve böylece zencilikle <br />ilgili kendi görüşünü geliştirdi.Çeşitli liselerde ve savaştan sonrada Denizaşırı Fransası Ulusal Okulu'nda (1948-1958) öğretmenlik yaptı. Siyasi hayatına 1945 te Senegal milletvekili olarak atıldı. 1948 te kendi partisi olan Senegal demokratik bloku partisini kurdu. 1960,1968,1973 yıllarında cumhurbaşkanlığı yaptı. 1981 de görevinden çekildi. Bunun sonrasında tüm Afrika'yı kapsayacak bir sosyalizm kurmak için çalıştı. <br /><br />Senghor'un edebi yapıtları arasında en önemlileri şiir kitaplarıdır. Chants d'ombre (Gölge Şarkıları, 1945) Hosties noires (Siyah Kurbanlar, 1948), Ethiopiques (1956), Nocturnes (Noktürnler, 1961) <br />Poèmes (Şiirler, 1964) Lettres d'hivernage (1973), Elegies Majeures(1979) Bir şiir antolojisi ; Önsözü Sartre nin ünlü Orphee Noir'ıdır(1948) Liberte ı, ıı, ııı, ıv adı altında topladığı deneme ve konferansları da vardır. 1984 yılında Fransız Akademisi'ne kabul edilen ilk afrikalı olmuştur. <br /><br /><!--fonto:Arial Black--><span style="font-family:Arial Black"><!--/fonto-->Afrika<!--fontc--></span><!--/fontc--><br /><br />Afrika Afrika'm benim. <br />Başeğmez savaşçıların Afrika'sı <br />Hani o ata yadigârı ovalara adını yazmış <br />Hani o büyükannemin şarkılarındaki <br />Karşı ırmak boylarındaki <br />Savaşçıların Afrika'sı <br />Ben seni hiç görmedim <br />Kanın damarlarımda oysa <br />O güzelim kara kanın <br />Kırları bayırları sulayan <br />O güzelim kara kanın <br />Bulaşır terlerine <br />Kölelikten canı çıkan çocuklarının <br />Afrika söyle bana Afrika <br />Senin sırtın mıdır bu <br />İki büklüm ezilgin olan <br />Küçük görmelerin ağırlığı altında <br />Kızıl yaralar açan sırtında çiçek çiçek <br />Kırbaç kırbaç inleyen sen misin yaz sıcağında <br />Erkek bir ses yanıtlıyor <br />Mert oğlum büyüyor işte yiğit ve güçlü <br />Burada bunca viranlığın ortasında <br />Beyaz soluk çiçeklerden bir ağaç <br />Afrika bu senin Afrikan <br />Yeniden dallanıp yeşeriyor bak sabırla inatla <br />Sunarak ürünlerine yavaş yavaş <br />Acı tadını özgürlüğün. <br /><br />L. S. SENGHOR Çeviren : Gürkal AYLAN]]></description>
		<pubDate>Wed, 18 Nov 2009 12:51:30 +0000</pubDate>
		<guid>http://forum.tabut.net/topic/88988-afrika-thiiri-uzerine/</guid>
	</item>
</channel>
</rss>
